Sevgili dostum seni oldukça sinirli gördüm inşallah canını sıkan önemli bir problem yoktur.
Emre Aköz’ü bir kenara koyarsak –ki ben de düşüncelerine katılsam da katılmasam da kişilik ve tavır olarak kendisinden pek hazzetmem-, liberal-özgürlükçü kanat ile AKP’nin her yaptığını kabullenen kişileri ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Altan kardeşler olsun, Mahçupyan-Bumin-Bayramoğlu gibi isimler olsun, AKP’yi uzun zaman değişim konusunda yavaş kalmakla eleştirdiler ve parti politikalarını kendileri de zaman zaman eleştirdiler. Ahmet Altan – Tayip Erdoğan atışması bunun son örneğiydi.
Senin de bildiğin üzere bu isimlerin çoğunun desteği reformların sürmesiyle doğru orantılıdır. Yani esas itibariyle birliktelikleri konjonktüreldir.
Buna bağlı olarak sorunları AKP politikalarını benimsemeyenlerle değil, Ankara’daki –kendi deyimleriyle- “Kemalist” rejimledir. Bu isimlere göre Kemalizm ve onunla birlikte süregelen ittihatçı zihniyet, tıpkı Atilla Yayla’nın söylediği gibi “ilerlemeye değil gerilemeye tekabül eden” bir yapıya sahiptir. Bunu sürekli ima ettiklerini çeşitli yazılardan okuyabiliyorsun. Bu son kapatma davasını da aynı şekilde yorumluyorlar, yapının kendisini kurtarabilmek için bir kalkışma içerisine girdiğini söylüyorlar.
Yani AKP kurulmadan önce de aynı şeyi savunuyorlardı, AKP bir gün yok olup giderse de aynı şeyi savunacaklar.
Kısacası onlara göre bu kutbun iki tarafı AKP ve yargı değil, İdeolojisiz Sivil Anayasa’ya dayalı AB tipi bir yönetim ile “Kemalist” tabir ettikleri devlet bürokrasisi ve onun uzantılarıdır.
Bu noktada Ahmet Altan’ın bugünkü yazısı söz konusu kesimin düşüncesini yansıtması açısından daha açıklayıcı olabilir:
Ciğerlerimde dumanlı bir kumlanma hissettiğimde önce, “çok sigara içiyorum” diye düşündüm.“Biraz azaltmalıyım.”Akşam eve gittiğimde kaburgalarımın altında ince bir titreme dolaşıyordu.“Ben üşütüyorum galiba” dedim.Yarım saat sonra iki battaniyenin altında ter içinde titriyordum.Kor ateşten kemikli bir el beynimi avuçlamış sıkıyordu, beynim gözlerimden fışkıracak gibiydi.Günlerce öyle ağrılarla kıvranarak yattım.Gazetenin içinde bir kasırga gibi dolaşan “virüs” beni de yakalamış, çocukların neredeyse yarısıyla birlikte beni de yatağa çarpmıştı.Hayatımda böyle hastalandığım azdır.Yirmi yıl kadar önce böyle bir kere daha yıkıldığımı hatırlıyorum.O ateşler ve ağrılar içinde olmayan sesler duyuyordum.Sanki başucumda biri konuşuyormuş gibi.Başımı kaldırıp baktığımda kimse olmadığını görüyordum.Bir ara, “Anayasa mahkemesi AKP iddianamesini görüşmeyi kabul etti” diye bir laf duydum.Karaya vurmuş bir balina görüntüsü geldi gözlerimin önüne.“İntihar ediyorlar” diye geçirdim aklımdan.Sonra gene dalmışım.Biraz toparlanıp da ateşim bir iki derece düşünce, “Ne oldu” diye sordum.Mahkeme iddianameyi kabul etmişti gerçekten.Bir ülke düşünün ki o ülkenin “rejimi” parlamentodaki dört partiden ikisini kapatmayı düşünüyordu.Kapatılmak istenen AKP ile DTP’nin toplam oyu ise yüzde elli beş civarındaydı.Yeryüzündeki hiçbir rejim, hiçbir sistem, hiçbir diktatör kendi halkının yarısından fazlasıyla kavga edemez.Ne Stalin yapabilir bunu, ne Hitler, ne Mussolini, ne Franko...O insanları ikna etmeye çalışırlar.Desteklerini almak için uğraşırlar.Bizde ise sistem, halkın yarısından fazlasının oyuyla Meclise girmiş iki partiyi tasfiye etmeye çalışırken, o partilerin taraftarlarını ikna etmeye uğraşmıyordu.Yalandan bile olsa vaatlerle o insanları yanına çekmeye çabalamıyordu.Yalan vaatlerde bile bulunabilecek durumda değildi.Halkının yüzde elli beşini ikna etmek değil “yenmek” istiyordu, burnunu sürtmek, “senin bir önemin yoktur” demek...Bu, imkânsızdır.Bunu deneyen sistem intihar eder.Bugün de görebildiğim kadarıyla Türkiye’de tükenen bir rejimin intiharını seyrediyoruz.Artık, rejime hükmedemeyeceğini, ne yalanla, ne vaatle halkını yanına çekme ihtimali bulunduğunu anlayan bir zümre, “benim olmayacaksa kimsenin olmasın” diyerek ülkeyi çökertme planlarını devreye sokuyor.Ülkenin içine yerleştirilen Ergenekon isimli “saatli bomba” önemli ölçüde ele geçirildiği için o bomba patlatılamamıştı.Şimdi andıçlarla, sokak çocuklarına attırılan Molotof kokteylleriyle, üniversitelerde çıkartılan olaylarla, sakallı provokatörlerle son denemelerini yapıyorlar.Bela, kolayından bitmeyecek.Bu açık.Ama bu rejim bir daha geriye dönemeyecek, bu da açık.Rejim, kendi halkından neredeyse tümüyle koptu.Ve, barışma umudu da kalmadı.Uzun vadede kavgayı kazanma ihtimali de yok.Ülkenin, her yanına bubi tuzakları gömülmüş bu rejimin içinde patlamalarla hırpalanmasını önlemenin tek yolu, derhal yeni ve temiz bir alana doğru hareketlenmek, “demokrasi ve hukukla” çerçevesi çizilmiş yeni bir rejime geçmek.Bunu da ancak gelişmiş dünyayla ve o dünyanın evrensel değerleriyle bütünleşerek yapabiliriz.Bu rejimle uyuşmaya kalkmak, büyük bir intiharın ve yokoluşun parçası olmaktan başka bir manaya gelmeyecek.Bundan sonra bu rejimden “zorbalık” dışında bir şey göremeyiz.Halkıyla kavga eden bir rejim zorbalıktan başka neye sığınabilir ki?Türkiye, elindeki kadrolarla bu eski rejimin tuzaklarından sıyrılıp evrensel dünyanın parçası haline gelebilecek mi peki?Eğer gelemezsek, bu bitmiş rejimin içinde çok çalkalanır, çok kanarız.Bir an önce buradan kurtulmalıyız.Bir dönem bitti.Ama yenisi de başlamadı.En tehlikeli yerdeyiz.Kandan ve kıyımdan kurtulabilmek için hızlı, çok hızlı hareket etmek zorundayız.Bu ülkeyi bir an önce huzura kavuşturmanın başka bir çaresi yok gibi gözüküyor.İntihar etmeye çalışan bir rejimle yüz yüze durmak, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaketlerden biridir çünkü.
Belki de olayı muhafazakarlıktan ve AKP'den soyutlayıp bu iki kutup arasındaki tartışmaya indirgersek ve onun üzerinde düşüncelerimizi belirtirsek farklı sonuçlara ulaşabiliriz.
Wednesday, April 9, 2008
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
No comments:
Post a Comment