Friday, November 28, 2008
HİNDİSTAN EYLEMİ ; BU EL KAİDE KİME ÇALIŞIYOR ? HİÇ DÜŞÜNMEDİM !!
VATAN DIŞ HABERLER
--------------------------------------------------------------------------------
Hindistan'ın 11 Eylül'ü olarak nitelendirilen terör saldırısından sonra tüm dünyanıng özü Hindistan'a çevrildi. Hindistan'ın bu saldırıda Pakistan'ı da suçlaması, iki ülke arasındaki gerilimin nereye kadar tırmanacağı sorusunu da akla getirdi.
Hint basını ve Başbakanı Bombay katliamından komşularını sorumlu tuttu. Başbakan Singh, terörist grupların Hindistan'ın "komşularında" yerleşik durumda olduğunu belirterek, dolaylı olarak Pakistan'ı işaret ettiği kaydedildi. Basına göre, Singh, teröre topraklarını kullandırmaya son vermeyenlere bunun bir "maliyeti" olacağını söyledi.
Hindistan'ın finans, ticaret ve kültür kenti Mumbai'de düzenlenen terör saldırıları komşu ülke Pakistan'daki gazetelerin manşetlerine taşındı. Gazeteler, Hindistan'ın saldırılardan komşularını sorumlu tuttuğunu yazdı.
Daily Times gazetesindeki haberde, Hindistan Başbakanı Manmohan Singh'in, Mumbai'deki saldırıları düzenleyen terörist grupların Hindistan'ın "komşularında" yerleşik durumda olduğunu belirterek, dolaylı olarak Pakistan'ı işaret ettiği kaydedildi. Gazeteye göre, Singh, teröre topraklarını kullandırmaya son vermeyenlere bunun bir "maliyeti" olacağını söyledi. Tne Nation gazetesi de Hindistan ordusu yetkililerinin, saldırganların Pakistan'dan ve muhtemelen Pakistan'ın Faridkot kentinden geldiklerini söylediklerini belirtti. Gazete ayrıca, Hindistan Deniz Kuvvetlerine bağlı savaş gemilerinin Mumbai'deki saldırılardan sonra Pakistan'a ait iki ticari gemiyi Mumbai'nin kuzeyinde Gujarat eyaleti açıklarında şüphe üzerine durdurduğunu bildirdi.
http://www9.gazetevatan.com/haberdetay. … sid=211059
****************
YORUM
İşte tüm dünyanın korktuğu senaryoBu olay OBAMA YI yı ŞAHİN yapmak için olabilir
obamaya ayar çekiyorlar ...
zemin HAZIR gibi oldu ...
OLAYLA İLGİSİ OLMAYAN KÜÇÜK BİR FIKRA
**************************************
Nedense aklıma kurtlar vadisi pusu dizisindeki MURO geldi
olay şöyle gelişir
**************
SADİ PAŞA İskender Büyük tarafından öldürülür
olay hemen tv de tezgahlanmaya başlanır
olayı yapan örgüt tür diye...
olayda kullanılan silah kuzey ıraktan yurda girdiği tespit edildi sayın seyirciler
..............
.........
...
olayı tv de izleyen MURO haberi izledikten sonra şöyle der
örgüt kimlere kaldı der gibisine ...
BÖYLE BİR ZAMANDA BÖYLE BİR EYLEMİ YAPAN ...
TAKTİK VE STRATEJİDEN YOKSUN BİR GERİZEKALIDIR
NEDİR?
GERİ ZEKALI DIR
Bir müddet sonra şemo başkan gelir hele aç televizyonu der
bir bakar ki MURO nun fotoğrafı
olayı MURO yapmıştır :)
ihale MURO da kalmıştır
*****************
BAHANE bu şekilde ortaya çıktı
pakistan hindistan kapışır
hindistan a gün doğdu.........
pakistan bu şekilde ABD ye muhtaç olur ne derse yapar....
saldırılarda 100 den fazla ölen var
ölenlerin 70 tanesi hintli
ne iş?
saldırılar batılılara ve yahudilere yapılmış!!!
ölen kaç YAHUDİ var ?
Tanzayda ki el kaide saldırlarında ölenlerin çoğu tanzanyalı ancak saldırı büyükelçiliğe yapılmış tı değil mi !
öyle değil mi ?
ingilteredeki saldırlarda ölenlerin çoğunluğuda zaten amerikalıydı
İSTANBUL daki patlatılan bombalarda ölenlerin çoğu Türk müydü ? Yoksa neydi hatırlayamadım !
yok yok ...
çoğu YAHUDİ ve İNGİLİZ di DEĞİL mi ?
saldırın amacı ve sonucuna bak ...... hayret
HAYRET Kİ NE HAYRET
ÖLEN bir kaç batılı ...
ayrıca müslüman olanlara ayrı muamele yapmışlar
ayrı odalara koyup karışmamışlar
burda müslüman ayrımı gazetelere çıktı
müslümanlar a antipati duyulacak ......
bu olay müslümanlara anti pati yapmalarına yaradı
TAM SERVİS İŞİ
olay kafkaslardaki olaya benziyor
çeçenler bir okul basmıştı
900 kişi ölmüştü
olaydan önce putin in türkiye gezisi vardı
geziyi iptal etti
birkaç gün önce oldu türkiyenin nabzı tutuldu
bu sefer tayyip erdoğanın gittiği otel e saldırılmış
HİNDİSTAN ZİYARETİNDEN SONRA Tac Mahal i gezmişti
olay kaldığı otele yapılmış
burda Türkiye ye mesaj mı var ?!
DÖNDÜKTEN SONRA .... 1-2 gün sonra
benzerlikler var
bu teröristlerin AJANDASI mı var ?!..
bunları kim saldıysa tam servis etmişler
ÖLENLERE ÜZÜLDÜM
saldıranları kim yönlendiriyorsa ki ona uyan da bundan sorumludur
müslümanlara haksızlık yapılıyor
müslümanları töhmet altında bırakarak boynumuzu eğik bırakıyorlar
bu olayları tüm dünya geneline yaydılar maalesef
bizim yunus emre ye ihtiyacımız var
bizim mevlana ya ihtiyacımız var
bunlar varken saldırmak neye kime faydası var
burdan anladığım bu bir proje ...
ajanda hangi ülke varsa orda eylem oluyor
olayla ilgisi olmayan bir fıkra
*************
SADİ PAŞA İskender Büyük tarafından öldürülür
olay hemen tv de tezgahlanmaya başlanır
olayı yapan örgüt tür diye...
olayda kullanılan silah kuzey ıraktan yurda girdiği tespit edildi sayın seyirciler
..............
.........
olayı tv de izleyen MURO haberi izledikten sonra şöyle der
örgüt kimlere kaldı der gibisine ...
BÖYLE BİR ZAMANDA BÖYLE BİR EYLEMİ YAPAN ...
TAKTİK VE STRATEJİDEN YOKSUN BİR GERİZEKALIDIR
NEDİR?
GERİ ZEKALI DIR
Bir müddet sonra şemo başkan gelir hele aç televizyonu der
bir bakar ki televizyonda MURO nun fotoğrafı
olayı MURO yapmıştır :)
ihale MURO da kalmıştır
kurtlar vadisi pusu 46. bölüm
******************
bu el kaideyi kim seviyorsa bilin ki ahmak tır
hemde tam ahmak tır
tam kucaklarına oturmuşlar vesselam
müslüman feraset sahibidir
bu olayları kim alkışlıyorsa ki bu eylemi en başında yaptıranlardır
müslümanı alkışlıyorsa bilin ki ahmaklığına henüz doymamıştır
doysun kara topraklar ......
biraz uyanın artık
bu tür olayları tezgahlayanlar büyük oynar eylemi yapanlar sadece maşa
zannediyorlar ki iyi bir iş yaptık
SONUÇ
MÜSLÜMAN = TERÖRİST
karikatür krizi -- medine mücevheri adlı kitap --- karikatürün tekrar servisi bu sefer kitaplaştırılması ---- bir pc oyunu yapıp müslümanı öldür oyunu .......
bunlar kışkırtmak için yapılıyor du
ZEMİNE UYGUN HALI DÖŞÜYORLAR........
olay bundan ibaret
kimin yaptığına değil; kime yarıyor o na bak her zaman
işler vahim
rusyadaki okul baskını ruslar ellerine geçen çeçenlere yaptırdı YADA ABD İLE ANLAŞTI batının ve türkiyenin nabzı ölçülmüştü.....
Thursday, November 6, 2008
YORUM: Osmanlı padişahları içki içer miydi?
bu yazıyı okuyunca; bende -memleket idare etmenin ve kurtarmanın "içki içme kıstasına" göre belirlendiği- hissi uyandı...
o yüzden "neye hizmet ettiğini anlayamadım" dedim, yoksa paylaşman elbette faydalı olmuş...
eklediğin araştırmanın niteliğine lafım yok, kaynaklarını bilmediğim için yorum yapamam, bununla birlikte araştırmayı yapan da 1. dereceden aktarmadığına göre kesin doğrudur/yanlıştır da diyemeyiz...
öyle ifadeler var ki sanki padişahların yanındaymış gibi...
ben bu içki polemiğini önemsiz bulduğum için tartışmak istemiyorum
diyeceğim şu ki;
bize böyle değerli bir tarih ve miras bırakanlar içki içse ne olur içmese ne olur,
bu bir inanç meselesi, bunu tartışmak üçüncü kişilere yani bize düşmez diye düşünüyorum...
kısacası, takılmamak lazım...
Wednesday, November 5, 2008
YORUM : Osmanlı padişahları içki içer miydi ?
bu konuyu bir bilene sorayım dedim
fatih sultan mehmet le ilgili
biraz araştırma yaptım
osmanlı padişahlarının hemen hepsini kapsayan genel bir yorum buldum
bir tarihçinin araştırmasını foruma yazsam uzun olacaktı
bu yüzden elimizin altında kaynak olsun diyerekten özgür pencere ye konuyu açtım
mesaj uzundu konuyu dağıtmak istemedim ben de buraya attım
saygılar
Tuesday, November 4, 2008
Osmanlı Padişahları içki içer miydi?
Buna göre Sultan Hamid rom içermiş. Gazete yazarı, "Dedesini defalarca görmüş olan torunundan daha mı iyi bileceğiz?" diye de soruyor. Gel gör ki bunu söylediği iddia edilen Şehzâde Ertuğrul Efendi 1912 doğumludur. Sultan Hamid 1918 yılında vefat etti. Ertuğrul Efendi'yle biz de görüştük. Kendisinden bizzat işittiğimize göre, dedesi Sultan Abdülhamid'i ömründe bir defa, mahbus bulunduğu Beylerbeyi Sarayı'nda görmüş. O zamanlar beş yaşında imiş. Babası Şehzâde Burhaneddin Efendi ile beraber ziyaret etmişler. Dedeleri kendilerini kucağına alıp sevmiş. Ömründe bir defa o da beş yaşında iken gördüğü dedesinin rom içtiğini Ertuğrul Efendi bilir mi? Bunu nezaketen kendisine sormak istemedim. Belki başkasından işitmiştir. Ama Sultan Abdülhamid'i çok daha yakından tanıyan ve onu defalarca görmüş olan yakın çevresinden böyle bir şey işitilmiş değil.
İş burada bitecek iken, popüler bir gazetenin nevzuhur tarihçisi, Osmanlı padişahlarından hangisinin içki içtiğine dair bir yazı yazdı. Buradaki bilgiler onsekizinci asırda yaşamış bir şair-tarihçiden naklediliyordu. Osmanzâde Tâib, karışık hayatı sebebiyle müderrislikten atılmış; kulağı delik ve muhiti geniş bir müellifti. Sağdan soldan işittiklerini kitaplarına dercetmesiyle tanınır. Hele bu meselede Osmanzâde Tâib'in başlıca kaynağı olan Gelibolulu Âli'nin abartılı ifadeleri, ilmî çevrelerde çok ihtiyatla karşılanmıştır. Meselâ Şemsi Paşa'ya olan antipatisi, onu Sultan Murad'a rüşvet vermiş göstermeye kadar varmıştı. Osmanzâde'nin ikinci kaynağı ise dokuzuncu asırda yaşamış ve Mutezile mezhebine mensubiyetiyle tanınan Şiî Arap şairi Câhız. Bu da başka bir âlem. O zaman mahkemeye gitse, şâhidliği kabul edilmeyecek birisinin sözünü, şimdi biz mi kabul edelim?
Gelelim Osmanlı padişahlarının içki içip içmediği meselesine…
Bunu bilmek neredeyse imkânsız. Çünki Osmanlı padişahları, aileleri dâhil, hiç kimseyle beraber yemek yemezlerdi. Hatta buna dair Fatih kanunnamesinde hüküm bile vardır. Sultan Abdülhamid'in son senesine kadar da bu gelenek devam etti. Öyleyse padişahları içki içerken kimsenin görmesi mümkün değildir. Maamafih içmiş olabilirler. Peygamberler dışında hiç kimse masum sayılmaz. Herkes hatâ yapabilir, günah işleyebilir. Ama görmeden ve iyice bilmeden bir kimse hakkında hüküm de verilemez. Hele tarihçilerin sözüyle aslâ. Tarihçilerden bazıları belli kimselere yaranmak için tarihî hâdiseleri bile tahrif etmekten çekinmemişlerdir. Böylesine mahrem bir mevzuda, üstelik asırlar geçtikten sonra ne söyleyebilirler? Hele modern yazarların padişahların ağızlarına sayaç takmış edâsıyla konuşmalarına ne demeli! Maamafih ciddî Osmanlı tarihçileri, zaten böyle bir şey söylemiyorlar.
O halde bazı padişahların içki içtiğine dair rivayetler nereden çıkıyor? Bunlara itibar etmek mümkün mü? Asırlar öncesine ait hadiseleri bugün olmuş ve bizzat görmüşcesine hikaye etmek olacak iş mi? Halbuki İslâmiyet, kim olduğu bilinmeyen, hatta fâsık birisi bir haber getirirse, buna hemen inanmamayı emrediyor. Bir müslümanın gizli işlediği günahı bile gelip başkasına anlatan kimse fâsıktır. Sözüne inanılmaz, güvenilmez.
Benzeri iddialar önceki müslüman hükümdarlar için de ortaya atılmıştır. Meselâ bazı Emevî ve Abbasî halifeleri için söylenmedik söz bırakılmamıştır. Halbuki bunların hepsi iman ve ahlâk sahibi âdil insanlardı. Evet, içlerinde tek tük nefislerine mağlup olup sefih bir hayat yaşayanlar çıkmıştır. Fakat, bunların da İslâmiyete zararları olmamış, nihayet nefislerine zulmetmişlerdir. Buna da etraflarındaki devlet ricâli sebebiyet vermişti. Sonra gelen bazı tarihçiler, zamanlarındaki idarecilere yaranmak için bunların hatâlarını şişirmiş: hatta bu uğurda hadîs bile uydurmuşlardır. Bazı Osmanlı tarihleri de, zaman yakınlığı ve sınır komşuluğu bakımından bu tarihlerden tercüme edilmiş ve onların tesiri altında kalmış olduğundan, aynı yanlışlıkları tekrarlamıştır. Nevzuhur tarihçimizin kaynağı, Ömer bin Hattab'ın içki içtiği için cezâ alanlardan birisi olduğunu yazıyor. Şarap haram edilmeden önce Hazret-i Ömer içki içmiş olabilir. Ama haram kılındıktan sonra içki içtiği, hele cezâ aldığı hiçbir yerde geçmez. İslâmiyetin peygamberlerden sonra en üstün tuttuğu ikinci zât için böyle bir iddiaya lâ havleden başka ne denir! Ancak Mutezile itikatı ve Şiî görüşlü Câhız'dan böyle bir şey beklenir.
Bugün çok sıradan insanlar, içkiyi haram bilip içmezken, hayatlarını İslâmiyeti yaymak uğrunda sarfetmiş, ülkeyi hayır eserleriyle donatmış, dindarlıklarıyla menkibe kitaplarına geçmiş ve aynı zamanda müslümanların halîfesi olan Osmanlı padişahlarının içki içecek kadar zayıf iradeli olduğuna inanalım mı? Zaten bunu yazanlar da bazı padişahların sonradan tövbe edip içkiyi bıraktığını söylüyor. Hatâsını anlayıp dönmek de bir fazilettir.
İçki içen ilk padişah yaftası yapıştırılan Yıldırım Sultan Bayezid, Bursa'da Ulu Cami'yi ve kendi adıyla anılan câmiyi binâ etmiştir. Bizans İmparatoruna, İstanbul'da bir müslüman mahallesi kurulup, câmi yapılarak kâdı tayinini kabul ettirmişti. Meşhur mutasavvıf Emir Sultan ile sohbet etmiş, hatta O'na kızını vermişti. Sırp kralının kızıyla evlendi diye Yıldırım Sultan Bayezid'e kızıp, kendisini bu kızın içkiye alıştırdığını söyleyenlere ne diyelim? Padişahı içki içerken kim görmüş, belli değildir. Yaptığı siyasî bir evlilikti. Belki bir araya bile gelmediler. Padişah, onun sözüyle içki içecek birisi miydi? Doğrusu çok söz götürür. Diyebilirsiniz ki câmi de yaptırır, içki de içer. Evet bu mümkün. Ama bugün bana gösterebilir misiniz çevrenizde hem câmi yaptıran, hem de içki içen kaç kişi var?
Üstelik bu âdeti anne tarafından Mevlâna Celâleddin Rûmî'nin torunu olup soyu Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ebûbekr ve Hazret-i Ömer'e dek ulaşan Çelebi Sultan Mehmed, Sultan II. Murad, hatta İstanbul'u fethetmekle Hazret-i Peygamber'in övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmed ve velî lakabıyla tanınan Sultan II. Bayezid de devam ettirmiştir. Sekiz senelik saltanatını Ehl-i sünneti korumak için Safevîlerle savaşmak ve müslümanların mukaddes beldesi Hicaz'ın fethiyle geçiren Yavuz Sultan Selim ara sıra içer, ama hemen sarhoş olurmuş. Osmanlı ülkesini hayır eserleriyle donatan ve adaletiyle tanınan Kanuni Sultan Süleyman önceleri içermiş, sonra bırakmış. Eh, bu sözlere de pes demekten öte geçilemez.
İslâm hukukunda gayrımüslimlerin içki içmesi yasak olmadığı gibi, bunların içki alıp satması ve meyhane açması da serbest idi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında Müslümanların ekseriyette bulundukları mahallelerde gayrımüslimlerin meyhane açması yasaklanmış; Sultan II. Selim zamanında buna tekrar izin verilmişti. Nitekim gayrımüslimlerin meyhanelerinden ve içki satışlarından vergi alındığı da gizli bir bilgi değildir. İşin aslından habersiz bazıları, bunu padişahlardan ilkinin dindarlığına, diğerinin de şaraba düşkünlüğüne bağlamışlar; hatta kendisine Sarhoş Selim demişlerdir. Yangında yanıp tekrar yaptırdığı saray hamamını gezerken tansiyonu düşüp kaymış ve beyin kanamasından vefat etmişti. Buna rağmen, "Sarhoş halde hamamda kız kovalarken öldüğü" bile söylenip yazılmıştır. Halvetî tarikatına bağlılığı ile bilinen Sultan II. Selim'in dindarlığı Selimiye Camiini yaptırmasından bellidir. Ayasofya camiini de esaslı tamir ettirmişti. Zaten nevzuhur tarihçimiz de padişahın içki içtiği halde beş vakit namazını kıldığını; sonradan şeyhinin telkiniyle içkiye tövbe ettiğini; hatta ölürken kendisine verilen ilacı; içinde içki vardır diye reddettiğini de yazıyor.
Amansız içki ve tütün yasağıyla meşhur Sultan IV. Murad da içki içmediği halde, mübtelâ olduğu gut hastalığının ağrılarını hafifletebilmek için hekimbaşı tarafından verilen afyon hülâsalarını (morfin) alırdı. Bu da kendisinde halsizlik ve uyuşukluk yapardı. Sendeleyerek yürüdüğünü birkaç defa görenler padişahın içki içtiğine hükmetmekten çekinmemiştir. Babası gibi Üskürdarlı Aziz Mahmud Hüdâî'ye bağlıydı. Selden yıkılmış olan Kâbe-i Muazzama'nın bugünki binâsını yaptırmış; Karaköy Arab Câmiini harab bir binâ iken şimdiki hâle getirmiştir.
Nevzuhur tarihçiler, yaptıkları istatistiklerle, Sultan II. Mahmud'un içkiye en düşkün padişah olduğuna karar vermişler. Halbuki Osmanlı Devleti'ni mutlak felâketten kurtararak âdetâ yeniden kuran bu padişahın da dindarlığına çok deliller vardır. İstanbul'daki bütün Sahâbe-i kiram kabirlerini bulup yaptıran, öte yandan Tophâne'de zarif Nusretiye Câmiini, Eminönü'nde Hidâyet Câmiini, Üsküdarda Adliye Câmiini, Arnavudköy'de Tevfikiye Câmiini inşâ ettiren O'dur. Vehhâbîleri işgal ettikleri Hicaz'dan çıkararak Hazret-i Peygamber'in kabri üzerine yeşil kubbeyi yaptıran O'dur. Hele Medine'deki Hücre-i Seadete hediye gönderdiği altın şamdan münasebetiyle yazdığı ve "Şemdan eyledim ihdâya cür'et yâ resûlallah.." diye başlayan na'tta Hazret-i Peygamber'e olan sevgisini çok içli ve edebî biçimde terennüm etmiştir. Ağır verem hastası iken, Çamlıca'da kızkardeşinin köşkünde fenalaşmış, "Beni bir câmiye kaldırın da, bari orada vefat edeyim" demiştir. Yeniçeri Ocağı'nı ve bununla organik bağı sebebiyle Bektaşî tekkelerini kapattığı için malum dedeler tarafından "Gavur Padişah" diye anılmış; yeni düzende yemleri kesilenler de bu hakaret sözüne dört elle yapışmıştı. İçki içtiğini de muhtemelen yine bunlar uydurmuştur.
Sultan Mahmud'un içki içtiği söylenen oğlu Sultan Mecid ise Medine'de Mescid-i Nebevî'nin bugünki hâlini yaptırmış; Kâbe-i Muazzamaya kâşî tuğla döşetmiş; Hırka-ı Şerif, Dolmabahçe, Ortaköy, Teşvikiyye gibi zarif câmiler binâ ettirmişti. Hasta yatağında iken Medine halkından gelen mektubu hürmeten ayağa kalkıp dinlediği meşhurdur. Üstelik Nakşî meşâyihinden Yanyalı İsmet Efendi'ye bağlıydı. Türbesinin Sultan Selim câmii avlusunda, ama Sultan Selim'inkinden daha alçak yapılmasını istemiş; Yanyalı İsmet Efendi tekkesi müridlerinin her Cuma gecesi türbesinde hatm-i hâcegân yapmasını vasıyet etmişti. Bu nâzik ve içli padişah, yine de iftiralardan kendisini kurtaramamıştır. Hele zamane bir tarihçisinin gözüyle görmüş gibi padişahın sarhoş olup hammallar tarafından küfeye konup saraya getirildiği sözüne ne denir! Sultan Mecid, içki içseydi, bunu müptezel şekilde yapmayacak kadar nâzik bir insan idi.
Yakışıklılığı, nazik ve demokrat tavırları ile modern Avrupa monarşilerindeki hükümdarları andıran Sultan V. Murad ise, amcası Sultan Abdülaziz'in feci ölümü üzerine ağır bir depresyon geçirmiş; şuuruna halel geldiği için tahttan indirilmişti. Bu halde bulunan bir insanın fiillerinden mesul tutulamayacağı âşikârdır. Kaldı ki kendisinin içki içtiği rivayeti, sağlam kaynaklarda geçmez. Nevzuhur tarihçinin de yazdığı gibi merhum Sultan Reşad içki içmezdi. Fakat keşke içki içseydi de, iktidarı İttihatçılara bırakmasaydı. Koca imparatorluk sayelerinde yıkıldı.
Hele, Üsküdar Yeni Câmiini ve şehrin iki yanında çok zarif iki çeşme inşâ ettiren, hattatlığıyla meşhur Sultan III. Ahmed ile Nuruosmaniye câmii inşaatını başlatan, Rumelihisarı, Kandilli, Yeraltı, Beşiktaş Arab İskelesi, Üsküdar Mahmudiye, Defterdarkapı sı, Tulumbacılar Odası, Yalıköşkü câmi ve mescidlerini yaptıran Sultan I. Mahmud'un içki içtiğine dair hiç delil yoktur. Gelin görün ki yazar, Sultan Ahmed'in hangi balkonda hangi yastığa dayanarak kiminle rakı içtiğini, gözüyle görmüşcesine anlatıyor.
Günlük hayatı neredeyse saniyesi saniyesine malum bulunan Sultan Hamid'in içki, hatta rom içtiği bilinmiyor. Ama dinî hassasiyetinde hemen herkes müttefik. Zevcesi Behice Kadınefendi, padişahın helâdan çıkıp banyoya gidene kadar abdestsiz yere basmamak için teyemmüm edecek derecede dindar olduğunu söylemiştir. İttihatçılar, II. Meşrutiyet'i müteakip, Sultan Hamid'i halkın gözünden düşürmek için neler söylemediler. . Abdullah Cevdet, "Sultan Hamid hakkında yüz yalan uydurdum. Bazısına kendim de inandım" demekten kendisini alamamıştır.
Nevzuhur tarihçinin kaynağına göre, "Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan Bayezid-i Veli, komutanları ve vezirleriyle arada sırada ıyş ü nûş ederlerdi. Hatta Bayezid-i Veli, Sadrazam Gedik Ahmed Paşa'yı ışret sırasında katletmişti". Yazar ıyş ü nûş kelimesini içki âlemi; ışret kelimesini de içki diye tercüme etmiş. Sultan IV. Murad'ın şeyhülislâmı Zekeriyazâde Yahya Efendi'nin "Mescidde riyâmişler etsin ko riyayı/Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai" beytini yazarak "Eee, şimdi bu şiiri nasıl değerlendireceğ iz?" diyor. Divan edebiyatından ve tasavvuftan biraz anlayan, bunu değerlendirmekte zorluk çekmez. Şair ve tarihçilerin kullandığı ıyş ve ışret, sâki ve bâde gibi kelimeleri şahid gösterip de bu hükmü vermek tamamen hatâlıdır. Divan şiirinde meyhane tekkeyi; sâki sevgiliyi ve şeyhi; bâde ve şarap ise ilahî aşkı sembolize eder.
Iyş, yaşamak; ışret, eğlence ve cümbüş demektir. İkisi de arapçadır. Eğlenmek illâ içki içmekle mi olur? Eşi dostuyla dinin izin verdiği şekilde eğlenmek yasak değil ki. Buna da ıyş ü ışret deniyor. Nûş, farsça içmek demek. Su için de kullanılır, şerbet için de. Dôlu eski türkçede içine su karıştırılan su dışındaki içecekleri anlatır. Ayrana da dôlu denirdi. Hatta Bursa'da askere ayran yapıp verdiği için Dôlu baba diye bilinen bir evliyânın kabri vardır. Sâki yalnızca içki dolduran değil, su veren kimse için de kullanılır. Zaten sâki, arapça sulayan demektir. Arapçada da "şarap" şürb edilen, yani içilen şey demektir. Şerbet, çorba, meşrubat, şurup gibi kelimeler hep aynı köktendir. Kur'an-ı kerimde içilmesi yasak olan hamr'dır. Fermantasyona uğramış içki demektir. Biz bugün buna şarap diyoruz. Ama eski metinlerde "şarap" içilecek her şey için kullanılır. Lisanını ve kelimelerini bilmeden bir devir hakkında rastgele hüküm vermek ne kadar hatâlı!
Üstelik İslamiyette üzüm ve hurmadan yapılan şarap ve bundan elde edilen alkol kesinlikle haram olan bir içkidir. Bunun dışında bazı alkollü içkiler vardır ki kimi âlimler bunların ilaç ve ihtiyaç için sarhoş etmeyecek mikdarını içmeye cevaz vermiştir. Rom da bu kabildendir. O halde neyin ne için içildiğini bilmeden ahkâm kesmemek lâzım.
Peki bu iddiaların maksadı ne olabilir? Muhtemelen muhafazakâr çevrelere mesaj verilmek isteniyor. Nasıl bir mesaj? İki ihtimal var: Birincisi, "Sizin çok övdüğünüz Osmanlı padişahlarının hâline bakın! İçki içerlermiş. Demek ki iyi insanlar değilmiş. Dolayısıyla temsil ettikleri değerler de böyleymiş. Gerçeği öğrenin!". İkinci ihtimal, "Bakın, dindarlıkları herkesçe malum olan Osmanlı padişahları bile içki içmiş. O halde siz de inad etmeyin, yolunda olduğunuzu söylediğiniz padişahlar gibi yapın!" Görülüyor ki bunlar abesle iştigalden başka bir şey değil. Her şey biraz da Osmanlı padişahlarını her istediğini yapabilen Avrupa krallarına benzetmekten kaynaklanıyor. El-insaf!
Son devir ulemâsının büyüklerinden Seyyid Abdülhakim Efendi hazretleri dermiş ki: "Osmanlı padişahları, kendilerinden önceki hükümdarlar gibi değildir. Hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır." Sevdiği ve büyük bildiği atalarına hakaret edilmesi, insanları incitmez mi? O halde müslümana düşen hüsnü zan etmektir. Kendilerini savunacak durumda olmayan tarihî şahsiyetler hakkında ileri geri konuşmak insana yakışmaz. Hele dedikodu ve iftirâdan kaçınmak, sadece dinî değil, herkesin uyması gereken ahlâkî bir vecibe olduğu unutulmamalıdır.
Kaynak : Prof. Dr. Ekrem Ekinci
Monday, November 3, 2008
Kur'an Ahlakı
İsra 37: Kibirli olma, alçakgönüllü davran.
Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.
Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.
Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.
Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.
Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.
Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.
Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.
Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.
Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.
Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin dinmesini bekle.
İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.
Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.
Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.
Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.
Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.
Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.
Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.
Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.
Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme.
Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.
Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.
Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.
Saff 2: Yalandan uzak dur.
Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.
Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.
Al-i İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.
En’am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme.
En’am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.
Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.
Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.
İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.
İsra 23: Anne ve babana ‘off‘ bile deme.
Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.
Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını kabul et.
Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.
Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.
Necm 3: İnanma duygunu diri tut.
Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme
kaynak Bilvanisli Furkan face book
Japonya'da 'gazla intihar' sayısı 30 kat arttı: 870 ölü
Giriş Saati : 03.11.2008 13:43
Güncelleme : 03.11.2008 19:05
Haberi Dinle
Japonya'da evlerde gaz imal ederek kendi canına kıyma olaylarının normalden 30 kat artması üzerine, internette intiharı özendirici sitelerin kapatılmaya başlandığı bildirildi.
Hükümet yetkilileri, hidrojen sülfür gazı başta olmak üzere ev yapımı kimyasallarla kendini öldürenlerin sayısının bu yıl 870'e ulaştığını duyurdu. 2007'de bu rakam sadece 29'du.
Dünyada intihar olaylarının en çok yaşandığı ülke olan Japonya'da 2008 yılında da çok sayıda kişi canına kıydı. Polis yetkilileri, evde ölümü kolaylaştıran gaz üretimiyle ilgili popüler internet sitelerini kapatıyor. İnternette "netto shinju" olarak bilinen intihar siteleri 2003'ten bu yana cana kıyma olaylarının artmasına sebep oldu.
Ulusal Polis Ajansı'na göre, Japonya'da geçtiğimiz yıl 33 bin 93 kişi intihar etti.
2007'ye oranla, bu yıl aynı dönemde intiharlar yüzde 2.9 artış gösterdi. Polis, geçen yıl intihar edecek 77 kişiyi internette tespit ederek hayatta kalmalarını sağladı.
İntihar geleneği Japon kültürünün önemli bir parçasını oluşturuyor. Özellikler 1990'larda yaşanan ekonomik kriz nedeniyle, işsiz kalan 50'li yaşlarındaki binlerce kişi intihar etme yolunu seçmişti. Çöküşten sonra yaşanan ekonomik kalkınma ise oranlarda önemli bir değişikliğe yol açmadı. Hükümet ciddi boyutlara ulaşan ölümlere çare bulmak için, depresyondaki Japonlara yönelik danışmanlık ve rehberlik servisleri açmaya devam ediyor.
Uzmanlar, gelişen teknoloji ve ekonomik şartlar nedeniyle her geçen gün biraz daha yalnızlaşan Japon halkının, toplum içerisinde kendilerini değersiz hissettiklerini ve sürekli ölümü düşündüklerini belirtiyor.
CİHAN
kaynak http://www.sabah.com.tr/haber,585FD2A7C2554998A3BDFC101A518D9E.html
Tuesday, October 28, 2008
"T.C. Google Arama Motoru Genel Müdürlüğü"
T.C.Google Arama Motoru Genel Müdürlüğü Arama Formu
1. Aramak istediğiniz sözcüğü yukarıdaki kutuya okunaklı olarak yazınız.
2. Bu sözcüğü bulmanız halinde ne amaçla kullanacağınızı ayrıntılı bir şekilde anlatınız.
3. Daha önce bu sözcüğü aradınız mı ya da ailenizde arayan var mı, belirtiniz.
Ad-Soyad :
T.C Kimlik No :
Adres :
Sunday, October 19, 2008
TSK neden New York aydınlarının hedefinde?
HİNDİSTAN’da yaşamları boyunca fil görmemiş yirmi kişi gözleri bağlanarak, bir filin yanına götürülmüş. File dokunmaları istenmiş. Gözü bağlı Hintlilerin her biri filin bir yerine dokunmuş. Sonra Hintlilere sormuşlar: "Dokunduğunuz şeyi anlatın." Gözleri bağlı Hintliler filin neresine dokundularsa hayvanı öyle anlatmış, öyle tanımlamışlar.
Son günlerde yaşadıklarımızı bu "hikáyeye" benzetiyorum.
Herkes olayın bir yerini tutmuş ona göre değerlendirme yapıyor.
Meseleyi böyle görenler, böyle tanımlayanlar aldanır.
Meselenin özü başka. Bütünü görmek gerekiyor.
Gelin, çok da gerilere gitmeden bir yolculuğa çıkalım...
Kemalizm öldü
Tarih 9 Kasım 1989.
Berlin duvarı yıkıldı. Soğuk savaş dönemi bitti.
Ve yeni bir dünya düzeni başladı. Orta Avrupa’da, Kafkaslar’da, Ortadoğu’da hemen yeni haritalar çizilmeye başlandı.
Soğuk savaş dönemindeki Türkiye’nin rolü, NATO dolayısıyla ABD tarafından belirlenmişti. Peki, yeni dünya düzeni Türkiye’ye hangi görevi verecekti? Türkiye’yi ne bekliyordu?
Ufuk Güldemir’in, CIA Ortadoğu Masası eski şefi Graham Fuller ile yaptığı röportaj bu rolün ipucunu verdi: "Atatürk’ün düşünceleri çağı için son derece güçlü düşüncelerdi. Ama Türkiye artık ulusal kimliğini, yörüngesini, dünyadaki rolünü, hatta İslam’ın günlük yaşamdaki yerini yeniden düşünmelidir. Türkiye, demokrasi ile İslam’ın bir arada yaşatılabileceği modern bir formül bulsa, İran ve Arap dünyasına olağanüstü büyük bir entelektüel öncülük yapmış olur. İslam dünyası için geleceğin modeli olur bu." (26 Şubat 1990, Cumhuriyet)
CIA ajanı Fuller o yıllarda medyaya sık demeçler verdi. "Kemalizm öldü. Kemalizm’in sonuna gelmesinin iyi olduğunu düşünüyorum. Halkın büyük bir parçası İslam için daha hürmet görmeyi, Osmanlı tarihiyle kucaklaşmayı istiyor."
Neo-Osmanlıcılık
CIA ajanı Fuller’in "kişisel görüşleri" zamanla rapor haline getirildi. Pentagon, genellikle CIA ajanlarının görev yaptığı Rand Corporation adlı araştırma kuruluşuna rapor sipariş etti: "The Prospects for Islamic Fundamentalism in Turkey."
Rapor, Türkiye’nin yeni yol haritasını çiziyordu: Ilımlı İslam.
"Uygarlıklar çatışması" kuramcısı Samuel P. Huntington’un da tezi aynıydı: "Türkiye, İslam’ın lideri olmalıdır." Huntington’ın, tezini açıklarken sarf ettiği bir cümlesi ilginçti: "Demokrasinin mutlaka laikliğe dayanması gerekmez."
Hudson Enstitüsü üyesi John O’Sullivan: "Türkiye’nin laiklik anlayışı artık değişmek zorunda ve bu değişimi garanti altına alıp koruyacak bir anayasa gelmek zorunda."
Peki, Kemalizm’i toprağa gömüp, ılımlı İslam’a sarılması istenen Türkiye’nin idari yönetimi nasıl olacaktı? Bunu da, uzun yıllar CIA Türkiye masası şefliğini yapmış Paul Henze’nin raporundan öğrenelim: "Türkiye’yi federalizm büyütecek."
İstanbul başkentli "Yakındoğu Federasyonu" kurulabilirdi! Ama önce Kürtlerle yakınlaşmak gerekiyordu!
CIA’nın federasyona dahil olacak Kürtlere de önerisi vardı: İslam ipine sarılın! Sarılmayan Abdullah Öcalan tasfiye edildi, Nakşibendi Barzani bölgenin tek gücü oldu.
ABD bu politikalarında yalnız değildi; Arap ırkından olmayan Kürtler, hep İsrail’in ilgi alanına girdi. MOSSAD her daim Kürdistan’ın kurulmasını destekledi. Neyse bunlar ayrı konular.
Evet, yeni dünya düzeninde Türkiye’nin görevi belli olmuştu. Bu konuda yüzlerce ABD’li uzman konuştu, onlarca rapor yayınlandı. Peki, ABD Türkiye’ye bu rolü biçti de, Türkiye’de herkes bunu kabul etti mi?
TSK’nın tavrı
Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu’daki ülkeler gibi yapay ülke değildi.
Tarihsel birikimi ve Cumhuriyet’in kazanımları nitelikli (sayıları hükümet kurmaya yetmese de) bir nüfusu ortaya çıkarmıştı. Cumhuriyet mitingleri aslında yeni dünya düzenine karşı duruştu. Yurtsever aydınlar işin farkındaydı. Askerlerin bu mitinglerin gönüllü destekçisi olduğu da bilinen gerçek.
TSK, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinden ödün vermeye hiç taraftar değildi. Mustafa Kemal devrimleri ölmemiş, aksine giderek "Ortaçağ karanlığına" dönüşen dünyada daha da önemli hale gelmişti.
Ordu, 28 Şubat kararlarıyla bu tavrını göstermişti.
TSK sadece içerisi için değil dış politika konusunda da ABD ile ters düştü.
TSK, Atatürk’ün "Yurttu sulh cihanda sulh"; "Komşu ülkeler arasındaki ihtilaflara karışmama" gibi dış politik ilkelerinden ödün vermedi. Yani ne Irak ile ne de İran ile savaşmaya taraftardı. Topraklarını lojistik anlamda açmaya da pek taraftar gözükmedi. Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, bir koyup üç almayı hedefleyen çıkarcı politikalarına karşı çıkıp istifa ettiğini hatırlatırım. Ama o kadar eskiye gitmeyelim.
2000’li yıllarda, askerlerin tavrı aynıydı: Madem yeni dünya düzeni kurulmuştu, "Türkiye de çok taraflı siyaset izlemeli"ydi. Ayrıca ABD ve AB’nin sürekli Türkiye’yi örselemesi de çok rahatsızlık vericiydi.
Ve dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç, 7 Mart 2002’de Harp Akademileri Komutanlığı’nın "Türkiye’nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur" konulu sempozyumunda yaptığı konuşma, TSK’nın tavrını gösterdi:
"Türkiye öncelikle, stratejik anlamda kimlerle bağı varsa, o bağları çözmesi lazım. Bugünün konjonktüründe, kendi bekası açısından, ileriye dönük hangi tehditlerle karşı karşıya kalabilir, bunları yeniden iyi değerlendirebilmek için, ayaklarındaki bağı çözmesi lazım. Bu bağlardan bir tanesi NATO’dur. Eğer NATO’dan sıyrılırsanız, ABD’nin size bakışının ne kadar doğru olup olmadığının, hayrınıza veya şerrinize olup olmadığının kararını daha kolay verirsiniz. Bugün Amerika, Türkiye’ye zaman zaman stratejik dost diye bakıyor, ama hiçbir zaman dostça davranmıyor. Türkiye’nin yeni arayışlar içinde olması bir ihtiyaç. Rusya ile birlikte, ABD’yi göz ardı etmeksizin, mümkünse İran’ı da içerecek şekilde arayış içinde olunmasıdır."
Psikolojik harbin dönemeci
Orgeneral Kılınç’ın bu sözlerinden sonra TSK karşıtı psikolojik harp kampanyası hızlandı.
"Hızlandı" diyorum, çünkü 28 Şubat döneminde, dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu ve ordudan ayrılan Onbaşı Kadir Sarmusak’ın adının karıştığı bir istisnai dinleme skandalı vardı.
Ancak köprünün altından çok sular aktı; TSK dinlemeleri uzmanlaştı. (Dinlemeler ABD-Utah üzerinden kimler aracılığıyla Türkiye’ye sızdırılıyor? Bakınız: odatv.com)
Üst düzey komutanlarının darbe hazırlığı içinde olduğunu iddia eden, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu söylenen ama gerçekte olmayan sahte günlükler yayınlandı.
Ardından, "gazetecileri fişleyen" sözde andıçlar ortaya çıkarıldı.
Kimin yazdığı belli olmayan lahikalar ortaya saçıldı.
Genelkurmay Başkanları Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve Orgeneral İlker Başbuğ hakkında, göreve başlayacakları dönemde karalama kampanyaları başlatıldı. Fotoğraflar sızdırıldı.
TSK’da kuvvet komutanlığı, ordu komutanlığı yapmış emekli orgeneraller, Ergenekon soruşturmasına dahil edilip hücrelere tıkıldı.
Psikolojik savaş öyle bir hal aldı ki, Mehmetçiğin teröre karşı verdiği mücadelenin sırları bile sızdırıldı. Tuğgeneral Münir Erten’e ait olduğu söylenen ve Kuzey Irak’a yapılan kara harekátını iki gün önceden haber veren bir video, internetten yayınlandı.
Son günlerde ise, insansız hava aracı tarafından Aktütün’e teröristlerin saldıracağı görüntüsünün TSK’ya verildiği ama hiçbir önlemin alınmadığı şeklinde manşetler atıldı. Oysa görüntülerin Aktütün’le ilgisi yoktu.
Uzatmaya gerek yok. Benzerlerini okuyorsunuz, biliyorsunuz.
Söylemek istediğimiz şudur: Gözü bağlı Hintliler gibi meseleyi sadece bir boyutuyla ele alırsanız, meselenin tümünü, özünü kavrayamazsınız.
Sonuç olarak:
Bütünü görmek gerekiyor.
Mesele, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisine sahip çıkma meselesidir.
Mesele, ulusal bütünlüğü, bağımsızlığı koruma; komşularla savaşmama meselesidir.
Mesele, Ortadoğu’da taşeron olmayı reddetme meselesidir.
Mesele, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Irak ve İran’daki petrol kuyularının bekçiliğini yapmama meselesidir.
Mesele, sadece bunlardan ibarettir.
Yandaş medyanın manşetlerini böyle değerlendiriniz.
KİM BU NEW YORK AYDINLARI
BİZİM sözde solcu-liberalleri bilirsiniz; hep üstten bakarlar, dudak bükerler, kimseleri beğenmezler. Aslında; bunların tek yaptıkları, Osmanlı’daki Tercüme Odası’nda çalışan memurların yaptıkları gibi çeviridir; tercümedir.
Bunlar, New York Neo-Conların söylediklerini, yazdıklarını evirip çevirip yeniymiş, kendi görüşleriymiş gibi yazıp söylüyorlar.
Sizce aşağıdaki sözler kime aittir?
Ulus devletin sonu gelmiştir.
Yeni yüzyılın en önemli çatışması, demokrasi güçleri ile otokratik (despotizm yanlısı, baskıcı) güçlerin çatışması olacaktır.
Türk ordusu dokunulmaz bir kurum değildir.
Türkiye’yi daha demokratik kılacak olan, Türklerin hayatından devletin ve ordunun rolünü azaltmaya yarayacak reformlardır.
Asıl mesele din özgürlüğüdür.
Vs...
Bunları Türkiye’deki solcu-liberaller söylüyor derseniz yanılırsınız.
Bunları söyleyenler; New York aydınları!
Ya da günümüz deyimiyle -başlangıçta aşağılayıcı bir terim olarak ortaya atılan- "Neo-Con"lardır.
Bunlar; 1930’lu yıllarda Amerikan Troçkist hareketi içindeydiler. Sol hareket içinde yer almaları, hepsinin Yahudi olmasından ve Ekim Devrimi’yle tarihte ilk kez antisemitizmi suç sayan bir devlet kurulmasından kaynaklanıyordu.
Ancak: Hitler-Stalin anlaşması ve Troçki’nin 2. Dünya Savaşı’nda Hitler’e karşı savaşan Franklin D. Roosevelt’i desteklemeyi reddetmesi, günümüz Neo-Conların atalarının, sosyalizm yolundan teker teker ayrılmasına yol açtı.
1948’de İsrail’in kurulmasından sonra bu grup artık kurtuluşun sosyalizmde değil, İsrail’i koruyabilecek tek güç olan Amerika’da olduğunu savundu: "Amerika ne denli güçlü olursa, İsrail de o denli güçlü olacaktır."
New York aydınları, ABD’yi "yeni mesih" ilan ettikten sonra, sol hareket içinde edindikleri birikimleri Amerika ve Avrupa’da sol hareketin içini oymak için kullandı.
Daha önce bu sayfada/Hürriyet’te yazdım; New York aydınları tarafından kurulan ve CIA tarafından fonlanan, solcu görünen ama asıl amacı solun içini boşaltmak olan "Congress for Cultural Freedom", soğuk savaş boyunca Sovyetler’deki sosyalizme karşı, sözde "özgürlükçü sosyalizm" inşa etme misyonu üstlendi! Dillerinden düşürmedikleri kavramlar, demokrasi, insan hakları ve özgürlük idi. Pek çok iyi niyetli solcu aydın, ne yazık ki bunların aleti oldu; bu rüzgára kapıldı.
Solcu aydınları yanıltanların başında Amerikalı Max Shachtman geliyordu. O, Neo-Conların ilk lideriydi aslında. Ne sosyalizm ne kapitalizm diyen "3. Kamp" teorisi onundu. Görüşlerini "öğrencileri" yaydı:
James Burnham, "The Managerial Revolution" kitabında, insanlığın karşısındaki en büyük tehdidin artık, "teknisyenlerin" ve "bilim adamlarının" yanı sıra "bürokratlardan" ve "askerlerden" oluşan güçlü bir "elit" yönetici sınıftan geldiğini yazdı.
Neo-Conların önde gelen teorisyeni Robert Kagan, son kitabı "The Return of History and the End of Dreams"te, yeni yüzyılın en önemli çatışmasının liberal demokrasiler ile otokratik devletlerin çatışması olduğunu yazdı. Ulus devletler yıkılmadan özgürleşme olamazdı!
New York Times’ın "şahinler" arasında saydığı Daniel Fried, İsrail’in bir ulus devlet olmasından rahatsız değildi. Ama söz konusu Türkiye olunca çok sert konuşuyordu: "Sorun Türklerin nasıl bir ülkeye sahip olmak istedikleridir. Milliyetçilik/ulusalcılık özünde defansif bir tutuma, gurursuzluğa dayanır. Gururlu insanlar milliyetçi/ulusalcı olmaz, gururlu insanlar dünyaya açık olur."
Allan Bloom, Sidney Hook, Norman Podhoretz gibi eski solcu New York aydınları, 1980’lerde "neo-liberalizmin" taraftarı oldular.
Neo-Conları sadece sivil olarak düşünürseniz yanılırsınız:
Sözü, Amerikan ordusundan Yarbay Patrick F. Gillis’e bırakalım:
"Tarihe baktığımızda, Türkiye’deki siyasal yapının, ordunun etkisini sınırlamada kifayetsiz ve isteksiz olduğunu görürüz. Ancak bu durum, 2003 yılı itibarıyla değişmeye başlamıştır. ABD-Türkiye ilişkileri, soğuk savaş yıllarının askeri ortaklığından, çok yönlü bir ortaklığa dönüşmelidir. Türkiye’nin ABD ile kalıcı ve geliştirilmiş bir stratejik ortaklık kurabilmesi için bütünüyle demokratik olması gerekmektedir." (Mayıs 2004)
Bu söylemlerin Türkiye’de yaygınlık kazanmasının bir diğer nedeni de, İngiltere doğumlu "Yeni-Sol"un ithalidir! Bu nedenlerle "Anti-emperyalist Deniz Gezmiş solcu olamaz" diyebiliyorlar. Çevirdikleri öyle çünkü. Neyse, fazla kafa karıştırmayayım.
İşin özünde; Neo-Conlar, önce sosyalisttiler, sonra hümanist solcu oldular ve en son geldikleri yer, ulus devlete karşı anti-emperyalizme inanmayan, solcu liberallik!
New York aydınlarının yazdığını, söylediğini, Türkiye’deki solcu-liberaller bugün büyük bir öfke ve kinle dile getiriyorlar.
Kızgınlıkları biraz da, göbekten bağlandıkları neo-liberalizmin ve ABD’nin dünya üzerindeki hegemonyasının küresel kriz ile çökmesinin endişesinden kaynaklanıyor.
Soner Yalçın
Thursday, October 16, 2008
YORUM :Natonun gizli yapılanması !
burda işler sarpa sarıyor işte
kanaatimce burda danışıklı dövüş var
devletin içinde gizli bir örgütlenme var
bu örgütlenme nato nun gladya planlamasıyla ilgilidir
1950 li yıllarda nato kominizme karşı kontur gerilla eğitimi ve komnizm tehditini bertaraf edebilmek için ;
nato bünyesinde bazı gizli kararlar aldı
bu kararlar natonun tüm üyeleri tarafından benimsendi ve yürürlüğe girdi
nedir bu kararlar ?
karşıt fikirdeki etnik grupları çatıştırmak ,karşıt görüşlü terör örgütleri kurmak, karşıt fikirleri çatıştırıp nato üyesi ülkelerinin rejimlerini korumak ,olası işgal halinde kontur gerilla taktiğiyle silahlı mücadeleye ye yapacak ekipleri eğitip gizli silah depoları oluşturmak
son kısım gayet mantıklıyken bazı kararlar oldukça ilginçtir
nedir bunlar ?
nato üyesi ülkeler kendi iç kamuoylarına göre her türlü terör örgütünü kurulumunu yapıp bir şekilde kontrolune alıp gerektiğinde de çatıştırıp ülkenin rejim kaygılarını bertaraf edecek!
gerektiğinde çatışma bahane gösterilip komizmin içerde olası ihtilal yapmasını engellemek için , darbeyle askeri müdahaleye geçip tehditi yok edecek askeri müdahelenin önünü açmak, kontrollu çatışma çıkartmak ....
bundan anlaşılan şudur ki her türlü örgütün altında o ülkenin istihbaratı kurulum aşamasında orda mevcuttur
bu tüm nato ülkelerindeki yasadışı örgütlerin o ülkenin istihbaratı tarafından bir şekilde kurdurulduğu anlaşılmaktadır
tüm nato üyesi ülkeler bundan haberdardır kendi ülkesindeki örgütlerden haberdardır ayrıca diğer nato ülkesi devletlerde mevcut örgütlerinde istihbarat tarafından kurduruluğunu çok yakınen bilmektedir
bu ne demektir ?
natonun almış olduğu gizli kararları neticesinde türkiyede ve diğer tüm nato üyesi ülkelerde 1950 li yıllardan sonra oluşan her türlü yasadışı örgütlenmelerde natonun parmağı vardır
her ülke kendi ülkesinden sorumlu olduğu gibi karşılıklı olarakta yardımlaşmalar olmuştur! bir merkez tarafından da yönetilir
bundan anlayacağımız
türkiyede ki
faşist kominist (sol, sağ )
gerici ,ilerici
dinci laik
laik ,anti laik
kürt türk
alevi sünni
tüm bu çarpıştırmaları kargaşaları natonun 1950 li yıllarda almış olduğu gizli karar neticesinde
devletin bir kanadı tarafından kurdurulan terör örgütleri aracılığıyla yaptırdığı kanaati oldukça dikkate alınması gereken bir iddiadır
örgütlerin üst kanadın bir kesimde gizli olarak bulunan bu karar vericilerden alt kesimlerin haberi yoktur !!
bu görüş gazetelerde sık sık ortaya atılmakta detaylardan kaçınılmaktadır
bu görüşe göre devletin gazete ve tüm yayın organlarıyla bir şekilde bu işin içindedir (bilerek yada bilmiyerek)
karşılıklı kontrollu çarpmışma çıkartıp bundan istifade ile hükümetleri devirmek , darbe yapmak mümkün olabilmektedir
28 şubat post modern darbesi , 12 eylül darbesi gibi süreçler bu şekilde kontrol edilmiştir
bu kanaatle pkk nın içindede bu kanada mensup kişiler bulunmaktadır tıpki tüm yasadışı terör örgütlerinde olduğu gibi
pkk nın içindeki bu yapılandırmayı harekete geçirip dağlıca ve aktütün bakınları meydana gelmiştir
sebep
pkk yla mücadeleye devam görüntüsü vermek
bu örgüt lerin kurdurulamsında ki amaç devletin bataklık alanları oluşturulmasını sağlayıp düşmanın bu bataklıkta boğulması gerektiği görüşündedir
bataklığa dokundurmayıp ordan türüyecek sinekle mücadele edilmesi gerekli olduğunu düşünmesinden gelir
bataklık mı var ?
- ilacı var
- sık gitsin .......mantığı
devleti yönetmek için korku lazımdır................. mantığı için
devlete düşman gerek mantığı......... ...........hakim olduğu için
korku yaratmassan devleti yönetemezsin............... mantığı için
yoksa sendikalar ayaklanıp maaş artışı isteği, birileri kalkıp özgürlük birileri kalkıp tonlarca istekte bulunur düşüncesi ........hasıl olduğu için
korku yaratmassan devleti yönetemezsin mantığı ...hakim olduğu için
bu mantığa göre rejimi korumak için bu korku olmak durumunda
Bu örgütlenmeden yasadışı olan örgütlerin alt kanadının haberi yoktur
üst kanattan kontrollu çatışma çıkartılıp kontrollu biçimde çarpıştırılmasından ibarettir
kontrolden çıkarsa imha edilir
batmanda oluşturulan hizbullah örgütü gibi
MİT MÜSTEŞARI BİR ZAMANLAR BU ÖRGÜTTEN BAHSEDİLİNCE ONLAR İYİ ÇOÇUKLARDIR DEMİŞ
bazı yayın organları bunu yayınladılar bu söyleşi gazetecilerin önünde yapılmış
o zamanlar bu örgüt güneydoğuda pkk yla çatışma halindeydi
bunu Fehmi Koru tv de açıkca defalarca dile getirmiştir
peki pkk neden imha edilmiyor yoksa edilmek mi istenmiyor !
burda pkk birilerine lazım olduğu anlaşılıyor
burda nato daki abd ve ve ortadoğudaki israilin çıkarları pkk yı lüzümlü görmekten geçiyor
düşünün şu anki aşamada mevcut yapıya göre
pkk nın kandildeki örgüt mensuplarının
1 000 adet türkiyeli kürtler
1 000 adet suriyeli kürtler
1 000 adet iranlı kürtlerden oluşması tesadüf müdür?
gerektiğinde suriyeyi vurmak için pkk
iranı vurmak için pkk kullanılacak ve vazgeçilemeyecek bir örgüttür
pkk nın dışarda devamlılığını onlar istiyor...
bu kanat bir anlamda natonun gizli konseyine bağlı
bu bakımdan anlaşılacağı üzere
Türkiyede derin devlet yoktur sadece .............tetikçisi vardır
tetikçi olan devletin bir mekanizması tarafından yönetilir
emirler dışardan gelmektedir ............bu da bizi batıyla müttefik yapıyor
kavga natonun gizli kanalıyla bataklıktan çıkacak sinekle mücadele edecek olan askerler arasında çıkmatadır
bir kısım ordu mensubu bu işin içindedir iddiası yabana adılır bir iddia değildir !
bu görüşe göre devlet pkk yla gerçekanlamda mücedele etmiyor çünkü emirler dışardan geliyor
istese 1 ay da bitirebilir iddiası yeni şafakta çıkınca olay olmuştu
bu yapılanmanın adı hiç bir şekilde ergenekon olarak adlandırılamaz
çünkü
Bu mümkün değil !
devletin doğu ve güneydoğudaki alt yapıyı yenileyip silaha verdiğinin çok az bir masrafla doğudaki işsizliği önleyebilir,oraya spor salonları , futbol sahaları kurarak bölge halkına orda olduğunu hissettirip uzun vadeli bir plan eşliğinde halkı kendi tarafına çekebilir
bunu yapmıyorsa devamını istiyor demektir
mantığı bir anlamda kimilerine göre doğru olarak kabul görebilir
bu mantığa göre birilerine yani haka sadece seyretmek düşüyor
basın yayın organlarındaki çıkan yayınlar bu şekilde yapılmaktadır
örnek şehit bilmem ne kampına türk jetleri bomba yağdırdı
bu haberi hürriyet yazmıştı
soruyorum ??!
şehit bilmem ne kampındaki ismi şehit diye lanse edilin olay neyin nesidir
madem ordaki şehittir peki burda ölen neyin nesidir ?
zamnında sanırım konfiçyus a sorulmuş!
bir ülkeyi ele geçirirsen ilk yapacağın şey nedir diye sormuşlar ?
- o ülkenin dilini değiştiririm........ demiş
hal böyleyken
dil bu kadar önemliyken
kurulan cümleler, kelimeler ,hatta harfler, hatta ve hatta harflerin altında ve üstündeki noktanın bile çok büyük bir önemi vardır
gazetede çıkan haber kendi kalemize atılan goldur
psikolojik harp galibiyetini terör örgütünün panosuna yazmaktan ibarettir
burdaki haber satırına kimse müdahele etmiyorsa, terörü bir şekilde körüklemekle hürriyet gazetesi ne yapmak istemektedir belli olmaktadır
psikolojik harp buna denir
kendi kalesine gol atan biz miyiz
hayır
peki bu basın bu manşeti tesadüfen mi atmıştır
bence kesinlikle hayır
peki neden tepki hürrüyete yansımayıp konu irdenmemiştir ?
çünkü baın yayın organlarındaki hiç kimse tesadüfen bir yerde değildir
gerek gazete yazarları, gerek çıkan haberler, televizyon yayınları ,televizyonların yayın stratejileri tesadüfen oluşturulmamakta bir şekilde bilerek yada bilmeyerek mevcut rejimi korumak adına natonun almış olduğu gizli kararların etkisinde yayın yapmaktadır
son çıkan ergenekon hadisesinde ki olay ulusal kanada verilen örgütlenmenin tasfiyesi şeklinde olup tabanda iranla araları iyi olan irandan uyuşturucu alıp avrupada sataraktan kazandığı paralarla kendi açısından ekonomik bir alt yapı oluşturulmuş olduğu anlaşılmaktadır
soru şu imha edilmesi gereken uyuşturucu bu imhayı yapacak olan develt yöneticilerine memurlarına ,amrlerine
şu soruyu sordurmayı gerektiriyor
bu uyuşturucuyu imha etmekle elimize ne geçecek !!!
bunu satıp karınyla kendi yamamızı dikelim mantığından ibarettir
bu mantığa göre yakalanan uyuşturucular bir şekilde imha edilmiş gösterilip halkın gözü boyanıp bir şekilde altında kendi çıkmayacak şekilde dışarıya satılır
bunu mafyadaki ösrgütlenmeye yaptırıp altından d kendi çıkmaz
bu mantığa geöre her türlü terör örgütü hangi iddiayı savunuyorsa savunsun uyuşturucu işine bir şekilde girer işin bir tarafındadır
bu mantığa göre de her devlet uyuşturucu işinin bir kenarındadır
abd uyuşturucu işininmerkezini tutmak ve aradaki aracı ülkeleri geçip ülkesine uyuşturucuyu daha ucuza getirmek ve işgal edeceği ülkelerde ki barutun kokusunuuyuşturucuyla bastırmak niyetinde olduğu için suyun kaynağını tutmak için ....
afganistanı daha öncesinde de vietnamı işgal etmiştir
bu sebepler stratejininin kendisi değil yan sebeplerdir
son ergenekon ismiyle lanse edilen yapılnamda
ulusalcılarla iran ın gizli servisi mod la yapılan tabandaki anlaşmaya göre uyuşturucu alımı satımı yapılmakta olduğu savcılık iddialarında yer almaktadır
bu bağı kırmak ve olası iran haratında teması kesmek ve içteki hükümeti bir anlamda rahatlatmak için adına da ergenekon diyerekten milliyetçiliğ pasifize ederekten bu işe girişilmiştir
iran bu uyuşturucuyla israilin hemen dibindeki lübnan daki hizbulah ı silahlandırken
türkiyedeki kurulan örgütlerde aynı şekilde ekonomik alt yapı adına uyuşturucu işinde olayın bir tarafındadır
2001 yılında tuncay güney adlı şahsın ifadeleriyle ortaya atıldığı iddia edilen olaydan 5 sene beklenilmesi , hiç bir işlem yapılmaması hadisesi oldukça ilginçtir
ve adamın kanadada hamam yardımcısı olup çıkması başkan bush un tayyip erdoğana
-tayyip ergenekon soruşturması nasıl gidiyor ?
diye sorması bunu da yenişafaktan fehmi korunun yayınlaması......
ergenekon adıyla ulusalcıların yargılanması sürecinin dışardan planlanıp içerden servis edilmesinin 28 şubatın misillemesi olarak yansıtılması dış mihraklı olduğu ve bir bağırsak temizleme harekatı olduğu kanaati hasıl olmuştur
bu tuncay güney denen herifin iddiları televizyonda ve gazetelerde dikkatlice yorumlanmamakta tuncay güneyin de bu tasviye işinin içinde aynı zamanda içerdeki medyanın da bu işin içinde olduğunu açıkça bir şekilde göstermektedir
28 şubatıyla hükümeti deviren süreçteki olayları tezgahlayanlar deşifre ediliyorsa
kullanılıp atılıyorsa sebebi nedir ve neden şimdi sorularını kendimize sormamızı gerektiyor kanaatindeyim
hükümeti devrirken bunları biliniyordu da yol verildide müdahele edilmedi de tesadüfen ümraniyedeki bir operasyonda bulunan el bombalarıyla başlatılan operasyonlar sonucunda ortaya çıkartıldığı idda edilip önümüze tesadüf diye sunulan bu olaylar birer bağırsak temizleme harekatından başka bir şey değildir
iran harekatı öncesinde bu olayların olması tesadüf değildir ?
hem hükümeti hem de hükümetin kamuoyunun dikkati çekilmesine çekilmiştir fakt asıl soru sorulmuyor
neden şimdi ?
hizbullah operasyonu da istanbulda tesadüfen ortaya çıkmıştı !!
televizyonu açtığımızda polis baskını canlı olarak gösterildi
jitem tarafından eğitilip desteklenen hatta kurdulanan türkiyedeki batman kökenli hizbullah örgütü ,batmanda pkk yı bitirme noktasına getirdi (iti ite kırdırma mantığı )
kontrolden çıkmasın diyede her türlü arşiv belgelerinin bilgisayarlarını cd lerin olduğu bir eve ani bir baskın yapılıp tv den canlı yayında servis ediliyor
devlet önce kullanıp sonra da imha yoluna gitti
olayın özü budur
bu bakımdan son günlerdeki ergenekon adlı örgütlenme nin bir kanadın ( ulusalcılar)
tasviyesi ve bu tasviyin yerine yeni bir yapılanmanın getirilmesinden ibarettir
ergenekon ismide metal fırtına adlı kitaptan duyulan rahatsızlık sonucu abd nin seçmiş olduğu isimdir diye düşünüyorum
abd bu kitaptan oldukça rahatsız olduğunu yayınlanan gazetelerde kendini belli etti
ergenekon ismi türkiyeyi kontur gerilla yöntemiyle işgalci abd kuvvetlerinin türk topraklarından çıkartılmasından bahseden bu kitapta
abd bor madeni için türkiyeyi işgal ediyor
bir gizli örgüt abd ile mücadeleye girişiyor
bu örgütün adı ergenekon ...
bazıları bu kitaptan esinlenip kendini ergenekon örgütü gibi hissetmiş olması muhtemeldir
fakat ordaki örgütün nato konseyinin gizli kararları neticesinde oluşturulan bir yapılanmanı dışında bir örgüt olması gerekir!
halbuki içindeki kendini bu örgüt zannedip yırtık dondan çıkar gibi ok gibi fırlayıp kendini bu örgütle bağdaştırabilenlerin var olduğu bu davaylan beraber ortaya çıktı
olayın özü abd bu ismi kasıtlı olark seçip bir şekil düzmece isim ve bahanelerle
tuncay güneyin ve kasıtlı saptırma girişimleri ...
güya bu örgüte ismini veren kişinin soy ismi ergenekon diyerek,ayrıca ergenekon destanıyla alakası yok diyerekten ... ne yapmaya neyi gizlemeye çalışıyor
asıl operasyonun merkezindeki olan metal fırtınadaki ergekonunun ismine yapılan yıpratma harekatı gizlenmek istenmektedir
bu herif görevini iyi yapıyor
ergenekonun ismi silinmesi harekatını anlaşılmaması adına konuyu kasten saptırıyor
başka düşünceler akla gelmemesi adına kendini merkeze koyup konuyu başka mecralara çekmektende çekinmiyor
medyada çıkan iddialrında bazı söylediklerinde doğruluk payları yok değil fakat saptırma yaptığı konularda oldukça çoktur
iç anadolu bölgesinde doğup haham olarak kanada da çıkması olayı kendi üstüne çekip kendinin üstüne gelinmesiyle de asıl operasyonun hedefleri gizlenmesi amaçlandığı apaçık aşikar bir gerçekir
hırant ve zirve yayın evelri baskınında bu ulusalcılar danıştay sadırılarında da bu ulusalcıların çıkması ve seçilmesi boşuna değildir
saldırılardaki kişilerin kimlikleri doğdukları şehirler attıkları sloganların hepsi bir merkezden planlanıp içerden ulusalcılara yaptırılıp tasviye için gerekli malzeme toplatılıp sonraki aşamada temizliğe girişilmesinden ibarettir
bu harektle emirler dışardan gelip basın ve medya yoluyla propagandası yapılıp servis edilmiş olup ab sürecinde türkiyeyi zor duruma sokturup ayrıca misyonerleri dokunulmaz kılmak adına bu eylemler dışardan planlanmıştır
planlar dışardan içeriye servis şeklinde yapılmış basın ve televizyondada özellikle irdelenmiştir
burdaki kullanılan kişilere yapılacak harekata zemin hazırlanmış ve harakat başlatılmıştır
önce milliyetçiliği körükleyip
halk nezninde trabzon ve malatya dışarıya pazarlanmış dış basında çıkan haberlerde bu kanalla içeriye servis edilmiştir ,pontus devleti hayalleri birden alevlenmiş ve misyonerlikte dokunulmazlık zırhı sağlanılmış olup batılı güçlerin iç kamuoylarının dikkati bu bölgelere çekilmiştir
alevi sünni çatışamsı için sivas katliamı çıkartılıp karşı taraftan (sünni)1 hafta sonrasında başbağlarda 33 kişinin teröristlerce taranması hadisesi süreci gerçekleştirilmiş ,bu süreçte dinci kesim sivas katliamında ön plana çıkartılıp siyasi parti görüşünee psikolojik olarak etki sağlanması amaçlanmış ,gündelik siyasi olaylara malzeme yapılmış , olası hükümete gelme durumlarının önü kesilip kamuoyu desteği basın yoluyla önceden önünün kesilmesi sağlanılmaya çalışılmıştır
dıştaki yansımasıylada almanyadaki kürt türk alevi sünni ayrımının önüne geçmek adına natonun bu kanadı yoluyla alman yadaki örgüt vasıtasıyla da solingende bir alevi vatandaşın evi neo naziler tarafından ateşe verilmiş böylelikle almanyadaki almanların istedikleri almanyadaki türkleri bölüp ,onları yönetmek ,onlar üzerinden türkiye üzerinde politika gütmenin önü kesilmiştir
bu garanti alındıktan sonra bu şekilde süreç işletilmiştir diye düşünmekten kendimi alamıyorum
sadece basında çıkan haberleri süzerek bir analiz yaptım
burda mahir kaynak ın yapmış olduğu açıklamalar önemlidir
nasıl yapılabilir şeklindeki düşünceler ise son davadaki bazı dateylarla bende bazı fikirlerin doğmasına ister istemez neden olmuştur
sadece son zamanlarda olan olaylar neticesinde ister istemez içime düşen,hatta kemiren bazı düşünceleri toparlayıp yazdım
acaba ne kadarı doğrudur ? ne kadarı yanlıştır?...... bilemiyorum
kafam bu konuda oldukça dağılmış durumda
burda asıl girmek istediğim echolon denen hadiseye girmedim bu konu için ayrıca fikirlerinizi isteyeceğim
fikirleriniz benim için önemlidir
saygılar
YORUM: Dağlıca ve Aktütün baskınlarına dair
soru : Dağlıca ve aktütün baskınlarını devlet biliyor muydu ?
-bence biliyordu
müdahele etmeyip pasif mi kaldı? yoksa yetersiz mi kaldı ?
-sadece olayları seyretmekle yetindi
Hukiki açıdan sınır dışına yapılacak herhangi bir asker gönderme ve savaş ilanı meclisin yetkisindedir
sınır harakatı da buna dahildir , müdahele tezkere ye bağlıdır (uluslaraarası hukuk bakımından )
peki asker neden müdahele etmek yerine seyretmeyi tercih etmiştir?
-çünkü dış kamuoyundan gelecek tepkileri bu saldırılardaki tesiri kullanarak bertaraf etmek için kendini bir anlamda bu yola itmiş olabilir
bir anlamda kamuoyu oluşturup tezkere nin dış ve iç baskıya bırakmamak ve gelecek tepkileri bertaraf etmek için
dağlıca ve aktütün baskınları tezkere ye yakın zamanlarda ceyeran etmesi tesadüf değildir !
sonuç : bu saldırıyı kınayanlar bunun bu şekilde olmasını kınadılar
çünkü pkk yı destekleyenler bir anlamda eleri boş kaldı
italya bunu kınadı çünkü pkk yı başka türlü tanıtım propagandasını yapıyordu
kınadı çünkü olay neticesinde tezkere daha rahat çıkacak pkk ya müdahele edilecekti
bu saldırı deşifre eden taraf gazetesi bu bilgileri kanaatimce dış basının servisleri ve bilgileriyle yapıyor !!
bir anlamda k ırak a müdaheleden çekinen ülkelerin desteği sayesinde taraf bu haberleri yapıyor başka türlü mümkün değil !
bu bilgiler genelkurmaydan sızmadığı kanaatindeyim bu bilgileri dış istihbarat örgütlerinden gelen bilgiler sayesinde yayımlıyor !!
taraf gazetesinin yaınlarını dikkat edilirse türkiyenin değil birilerinin güdümünde yayın yaptığını anlamamak ahmak olur !!!
ermeni tezlerini destekleyici bir şekilde manşet atıp sözde soykırım ı türkiyeyin gündeminde kalmasını sağlayacak derece de taraf tır
bundan anlaşılan
aktütünü ve dağlıca yı genel kurmay biliyorsa başka bilenler de var bunlarda taraf gazetesi üzerinden servisle k . ırak a girmemizi istemeyenlerdir
taraf arkasını sağlama almışsa sağlam(! )bir yere dayandığını düşündüğündendir
her ne kadar dağlıca ve aktütün olaylarında doğru bilgi verdiğini düşünsemde, verdiği bilgilerde ki detaylar her ne kadar doğru olduğunu düşünsemde, OLAYLARIN DETAYI VE YORUMU kasıtlı olarak irdelenmiştir bu da hayret verici bir bilgi kaynağı olduğunu doğrulayan başka bir bakış açısıdır ayrıca niyetini ortaya koymaktadır
taraf bu haberi neden yayınlamıştır !
-bazı ülkelerin ! çıkan tezkerden duyduğu rahatsızlıktan dolayı
başka ?
tezkerenin etkisini içerde ve dışarda azaltmak için
taraf türkiyenin gazetesi değildir, ülkemizin çıkarına da yayın yapmamaktadır bu bilgileri dışarının içeriye yaptığı servis e taşeronluk etmek denir
maalesef olayları bu şekilde görmekten kendimi bir türlü alamıyorum
Tuesday, October 14, 2008
Aktütün baskınında beklenen rezalet!
17 askerin şehit olduğu Aktütün saldırısı öncesinde Genelkurmay Başkanlığı'nın, anlık istihbarat paylaşımı uyarınca elde edilen görüntüler ve istihbarî bilgilerle baskının hangi tarihte, kaç kişiyle ve nereye yapılacağı hakkında detaylı bilgiye sahip olduğu iddia edildi. Taraf'ta yer alan haber şöyle:
- Havan atıyor musunuz niye atmıyorsunuz.
-Bir dakika atıyoruz.
-Mahir Mahir, Rubar Rubar siz de destek verin.
-Kemal o bir yere gidiyor. Boşa gidiyor aşağı düzelt.
-Azat azat arkasına atın.
-O söylediğim istikamete atın, Cia kısa düşürdün.
-Doğrudur Heval yeniden atıyoruz.
-Çalışın uygun uygun atın senin yerin uygundur vur ordan vur işte.
-Boş kalmasın uygun bir şekilde hem orayı hem karakolu vursunlar.
-Tamam Heval vuruyoruz her iki tepeyi de takip et.
Bu telsiz konuşmaları 3 Ekim 2008 cuma günü 17 askerin şehit olduğu Aktütün saldırısı sırasında baskını düzenleyen PKK'lı grubun arasında gerçekleşti.
Telsiz konuşmalarını canlı olarak dinleyenler arasında Aktütün Karakolu'nun da bağlı olduğu Van'daki Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı'na bağlı birimler de bulunuyordu.
Beklenen Aktütün saldırısı başlamıştı.
BİR AYDIR İZLENİYORDU
Beklenen bir saldırıydı bu. Çünkü ABD ile yapılan anlık istihbarat paylaşımı işbirliği uyarınca bölge üzerinde keşif uçuşları yapan İnsansız Hava Araçları (İHA), bundan bir ay önce, 5 Eylül 2008'de Kuzey Irak'ın İran sınırına yakın bölgelerinden, Hakkâri-Şemdinli bölgesine doğru harekete geçmiş 80 kişilik bir PKK'lı grubun koordinatları ile net görüntülerini geçmişti.Bu hareketlilikle ilgili olarak GES (Genelkurmay Elektronik Sistemler) Komutanlığı, bölgedeki dinleme ve istihbarat birimlerinden gelen günlük raporlarla Genelkurmay'ı ve komutanlıkları sürekli uyardı.
UÇAKSAVARLAR GİRDİ
Aktütün baskınından sadece beş gün önce 29 eylül günü, Van Asayiş Güvenlik Komutanlığı Hareket merkezinde görevli nöbetçi istihbarat Kurmay Binbaşı Zafer Kılıç imzasıyla gizli ve çok ivedi rumuzuyla en başta Genelkurmay'a ve ilgili tüm birimlere gönderilen "HRK.: 3070-69254-08/HRK.MRK." nolu "İç Güvenlik Hareket Günlük Durum" raporunda PKK'nın "Önümüzdeki günlerde Yüksekova-Dağlıca Köyü'nde (38s mg 2037) konuşlu bulunan 3'üncü mot.p.tb.k.lığına yönelik bir eylem hazırlığı içerisinde olduğu, bunun için Irak'ın Kuzeyi'nden İkiyaka bölgesine yaklaşık (10) adet uçaksavar silahı getirildiği" bildirilmişti. Aynı çok ivedi raporda PKK'nın Hakkâri Yüksekova'ya bağlı bazı köylere "boşaltın" talimatı verdiği, bu bölgeleri tampon bölge olarak kullanacağı istihbaratı da ilgili mercilere ulaştırıldı.
BİR GÜN ÖNCE YENİ RAPOR
Hareketlilik sürüyordu. Aynı birimden 2 ekim günü, yani saldırıdan bir gün önce Nöbetçi Kurmay Yarbay Ferdi Korkmaz imzasıyla tüm birimlere ve en başta Genelkurmay'a geçilen "HRK.: 3070-69254-08/HRK.MRK." nolu İç Güvenlik Hareket Günlük Durum raporunda ise daha net bilgiler, bir gün sonraki saldırının adeta koordinatlarını veren istihbarat mevcuttu. Yine "Gizli ve çok ivedi" rumuzlu raporda PKK'lıların bölgedeki hareketliliği isim isim, silah ve katır sayılarına kadar yerleri bildirilerek birimlere gönderilmişti. Sınırdan içeri giren PKK'lılar, içeriye sokulan ağır silahlar, saldırı kararlarının alındığı toplantılar askeri yetkililerin takibi altındaydı.
KATIRLAR BİLE TAKİPTE
Türkiye ve Irak'ın kuzeyindeki kaynaklara dayandırılan bir gün önceki bu istihbarat raporlarında Hakkâri-Şemdinli bölgesinde bir saldırının gelmekte olduğu anlatılıyordu. Öyle ki bu raporla Genelkurmay, Aktütün'ün hemen karşısında, sınırın öteki tarafındaki Mezi deresi içerisinde saldırıda kullanılan ağır silahları taşımak üzere bekletilen 25-30 katırın varlığından bile haberdardı.
"DAĞDA MEVZİ HAZIRLANIYOR, SINIRDA KATIRLA BEKLİYOR"
Aktütün saldırısından sadece bir gün önce 2 Ekim 2008 tarihli Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı'na ait günlük hareket raporlarından bazı bölümler:
TEZKEREYE KARŞI HAZIRLIK
"Habat (Kadın) isimli teröristin, Hakkari-Aktütün J.Snr.Bl.K.lığına yönelik silahlı saldırı eylemine katıldıktan sonra Haftanin'e döndüğü, PKK'nın muhtemel yapılacak operasyon öncesi sınır hattı üzerinde bulunan güvenlik güçlerine yönelik kapsamlı bir eylem hazırlığı içerisinde olduğu, ağır silahları taşımak maksadıyla Sıvı- Mezi (38slg 1925) deresi civarında (25-30) katırın bekletildiği, teröristlerin, Uludere-Ortasu (38s lg 2038) Köyü'nden Haftanin bölgesine kaçakçılık maksadıyla giden şahıslardan güvenlik güçleri hakkında bilgi temin etmeye çalıştıkları. (23'üncü j.snr.tüm. K.lığı/şırnak-02 ekim 2008) (ilgili makamlara bildirildi, işlem ve teyide devam ediliyor.)"
EYLEM TOPLANTISI
"Irak'ın kuzeyi Nirve (38s mg 0720) kampında bulunan güven (k) adlı terörist sorumluluğundaki (20)'si kadın (35) kişilik terörist grubun, 26 eylül 2008 günü, (6) adet yüklü katır ile birlikte, Hakkâri-Çukurca bölgesine giriş yaptığı, grubun; Çukurca-Karasu mahallesi (38s lg 9617), Kandil Mahallesi (38s lg 9520), Çınarlı Köyü (38s lg 9522) ve Çağlayan Köyü (38s lg 9527) güzergâhını takiben Cevizli Köyü (38s lg 8632) bölgesine geldiği ve halen bu bölgede barındığı, söz konusu grubun, 28 eylül 2008 günü, Uzundere (38s lg 9930), Kazan (38s lg 7929) ve Cevizli (38s lg 8632) bölgelerinde faaliyet gösteren diğer teröristler ile buluşarak, Cevizli Köyü Güven Mahallesi'nde (38s lg 8632) bir toplantı yaptıkları, toplantıda; Çukurca bölgesinde askeri birliklere yönelik eylem kararı aldıkları. (3'üncü tak. P. Tüm. K.lığı/hakkâri-02 ekim 2008) (ilgili makamlara bildirildi, işlem ve teyide devam ediliyor."
KÜTÜK BİLGİLERİ VAR
"Nazım Alma (Mardin doğumlu) sorumluluğunda 18 (onsekiz) teröristten oluşan bir grubun, yanlarında iki adet bkc makineli tüfek, iki adet rpg-7 roketatar ile birlikte, Hakkâri kırsalında bulundukları, bölgede bulunan kamu kurumları ile polis ve koruculara yönelik sansasyonel tarzda bombalı saldırı türü eylem hazırlığı içerisinde oldukları, (c-3)"
ŞEMDİNLİ KÖYLERİNDELER
"Fikret Olgun (Şırnak-Yazlıca doğumlu) sorumluluğunda, 25 (yirmibeş) teröristin, yanlarında bir adet hok füzesi, iki adet 60 mm.lik havan, iki adet gece görüş cihazı ile birlikte, Şemdinli bölgesindeki köylerde bulundukları, askeri konvoylar ile izine giden/gelen personel ve koruculara yönelik sansasyonel tarzda bombalı saldırı türü eylem hazırlığı içerisinde bulundukları"
DAĞDA MEVZİ HAZIRLANIYOR
"Çetin Kabuk (Siirt doğumlu) sorumluluğunda, 32 (otuziki) teröristin, yanlarında iki adet strella füzesi, bir adet 82 mm.lik havan, iki adet bkc makineli tüfek ile birlikte, Hakkari-Karanlık dağı (lg 5954) bölgesinde mevzi hazırladıkları"
Tüm bu raporların açıkça ortaya koyduğu gibi bir süredir takip edilen hareketlik sonucunda Aktütün saldırısından bir gün önce PKK'lıların isimleri, sayıları ve uzun namlulu ağır silahlarla nerelerde mevzilendikleri askeri yetkililer tarafından biliniyordu.
Milyarlarca dolar döktüğümüz şu ordumuzun haline bakın! Bu kadar büyük bir gaflet, bu kadar inanılmaz bir ihmal ve vurdumduymazlık zincirine insanın inanası gelmiyor!!! Gerçekten bu aymazlığı tasvir edebilecek bir sıfatı ben bulamıyorum. Önce Dağlıca, şimdi Aktütün. Ve kimbilir yirmi beş yılda daha bilemediğimiz onlarcası...
Herkes bol bol konuşuyor, asker OHAL istiyor hükümet sağa sola dikleniyor, öyleyse biraz da biz soru soralım:
- Genelkurmay niçin uyumaktadır?
- Çeyrek asırdır devam eden bu kanlı terörden kimler nemalanmaktadır?
- Zincirleme ihmallerde bir kasıt söz konusu mudur?
- İnsan hayatı üzerinden kirli hesaplar peşinde koşan gruplar var mıdır?
- Bu büyük rezaletin hesabını birileri verecek midir yoksa yine bazıları madalyalarla ödüllendirilecek midir?
- Hala 'orduyu yıpratmayalım' papağanlaması sürecek midir?
- Bu ülkede adına 'Savunma Bakanı' denilen şişman vatandaşın konuşma kabiliyeti var mıdır, kendisi ne işe yarar ve niçin dut yemiş bülbül gibi susmaktadır?- Başbakan sağa sola sataşıp akla hayale gelmez artistlikler yapacağı yerde, kendi fiyaskolarından vakit bulup bu rezaletin üzerine gitmeyi düşünmekte midir?
- Halayda göbek atan AKP'li vekil ve golf topu peşinde koşan havacı paşa vicdanen rahat mıdır?
- Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları post modernizme savaş açacakları yerde işlerini doğru düzgün yapmayı düşünmekte midirler?
Not: Bu ülkede istifa mekanizması işlemediği için başta genelkurmay başkanı olmak üzere yukarıda saydıklarımın tümünün derhal bu mekanizmaya başvurmaları gerekliliğini ifade etmiyorum.
Nasıl olsa analar aslan doğurur ama helikopter doğuramaz. Ama şehitlerimizin eli hiç şüphesiz bu işte parmağı ve ihmali olanların yakasındadır.
Wednesday, October 8, 2008
Yorum:Aktütün ve Şehitlerimiz
Duyguların ve düşüncelerindeki samimiyet yazına geçmiş ve bizde de okurken aynı hisleri uyandırıyor...Yazdıklarının her bir kelimesine katılmamak mümkün değil...
Ülkemizde görülmeyen bir kast sistemi var...Canlar hiç pahasına yıllardır ülke toprağını korumak adına satılmakta...Oysa biz ki silahlanma için en çok para harcayan ülkeyiz...Daha profesyonel askerlik sistemine bile geçemdik...
Topraklar satılır,canlar satılır özgürlük adına,demokrasi adına...
Üzerimize uymayan bir elbise giydirilmiş yıllardır ve elbise her bir tarafından yırtılmış,sökülmüş,beden artık taşmakta ama hala o elbise diye tutturup duruyoruz...
Özgürlük,demokrasi,insan hakları adına dünya batmakta...Güzelim Türkiyemizi ise önümüzdeki zamanlarda daha çok felaketler beklemekte ne yazık ki...
Biz hala bize bişey olmaz rüyamıza devam edelim...
saygılar...
aKrep...
Monday, October 6, 2008
Aktütün ve şehitlerimiz.
Korkarım bu zihniyet böyle devam ettiği sürece, insan yaşamının değeri bazılarının imajından ve ufak hesaplarından daha aşağı seviyede telakki edildiği müddetçe bu acılar son bulmayacak.
Dağlıca baskını rezaletinin ihmalleri zihinlerdeki tazeliğini yitirmemişken, belki de daha büyük bir skandalla karşı karşıyayız. Sayıları yüzlerle ifade edilen, günlerce katırların sırtında ağır silahlarla bölgeye yığınak yapan PKK'lıların güle oynaya baskın yaptıklarına ve 17 vatan evladını uzaktan havanlarla ve roketatarlarla şehit ettiklerine tanıklık etmekteyiz.
Bugüne kadar neredeyse 50'ye yakın genç fidan PKK tarafından bu karakolda şehit edilmiş.
PKK'lılara hedef tahtası olması için kurulmuş bir karakolda can veren gençlerimiz... Balıklara atılan yem misali.
Bundan çok daha korkuncu ise, adeta bu tablonun devam edeceği izlenimini bizlere veren ve insanlarımızı kurbanlık koyun zanneden utanmaz, çürümüş devlet zihniyeti.
Ota boka para harcayan, devlet büyüklerini (!) -ve küçüklerini- ihya eden yüce devletimiz ve kahraman mülki-askeri erkan, insanlarımızın canını kurtarmak için yeterli kaynak bulamamış (?). Herhalde rüşvet yiyip bir liralık malı onlarca EURO'ya aldıkları Avrupa firmalarına verdikleri ihalelerden geriye paraları kalmamıştır.
Üstelik istihbaratta da sorun yokmuş. Hatta bir gün önce bölgede hareketlilik tespit edilip ek birlik gönderilmiş (??), ama nedense kimse bu kadar insanın canına mal olabilecek o barakadan bozma karakoldan birlikleri derhal çekip bölgeyi başka şekilde ateş altına almayı düşünmemiş.
Kayıplarla beraber 17 can gitmiş, ama PKK'lılar amacına ulaşamamış çünkü o lanet karakolu işgal etmeye çalıştığı (???) iddia buyurulan PKK'lı teröristlere karşı barakalar kahramanca savunulmuş. Böylece, insanlarımızın hayatı boşa gitmemiş.
Aileler de zaten avutulur. Her ne kadar anaları sıkmabaş, kardeşleri bidon kafa, babaları da göbeğini kaşıyan adam olsa da onlar 'şehit' olmuşlardır, 'vatan sağolsun'dur.
Zaten varlığımızı Türk varlığına armağan edeli uzun zaman da geçmiştir, yeter ki yüce devletimize halel gelmesin.
Yoksa neme lazım Savunma Bakanımızın (!) (şu Bakanlar Kurulu'nda bakanlara altın kabzalı tabanca dağıtan yüce varlık) derhal istifa etmesi gerektiğini söyleyen, her daim hazır ve nazır komutanların ihmali olduğundan şüphelenip soruşturma falan isteyen (Dağlıca tabur komutanına yüksek nişan verilmişti !!!) post modern kafalı dönmeler çıkıp bozgunculuk falan yaparlar.
Onlara kanmayalım, kafaları karıştırmayalım.
Unutmayalım ki devlet büyüklerimiz ne derse iyi der, paşalarımız neylerse doğru eyler.
Saturday, September 27, 2008
ABD'nin en büyük bankası battı ülkeyi 'Sosyalizm' korkusu sardı
ABD hükümeti, ülkenin 119 yıllık en büyük mevduat ve kredi bankası Washington Mutual'a (WaMu) el koydu. Birinci Dünya Savaşı'nda Washington'un en güvenli bankası olarak gösterilen, 1929'daki Büyük Buhran döneminden de başka bir bankayı devralarak büyümeyle çıkan Wamu, yılbaşından bu yana krize kurban olan 13'üncü banka oldu. Tutsat kredilerinden kaynaklanan zararlardan ve küresel finansal krizden en fazla etkilenen bankalardan WaMu'nun varlıkları ise JPMorgan tarafından 1.9 milyar dolara satın alındı. ABD'nin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu olarak kabul edilen ''Federal Deposit Insurance Corp'' Başkanı Sheila Bair, kurtarma operasyonunun banka hakkındaki spekülasyonlar ve müşterilerin sakinleşmesi için perşembe gecesi yapıldığını söyledi. ABD hükümetinin bankaya el koymasının, alternatifler üzerinde çalışan banka yönetim kurulu için sürpriz olduğu da belirtildi.
EN BÜYÜK BANKA İFLASI
Washington Mutual'a el konulması, bankanın 119 yıllık bağımsızlık deneyimini sona erdirirken, bu el koyma ve satış işlemi Washington yönetiminin bankacılık endüstrisini tıkayan sorunlu mortgage kredilerini temizleme girişimlerindeki son tarihi adım olarak değerlendiriliyor. Düzenleyici kurumlara göre, WaMu varlıkları 307 milyar dolar ve mevduatları 188 milyar dolardı. ABD'de daha önce en büyük bankacılık iflası Continental Illinois National Bank & Trust olmuştu. Banka 1984'te çöktüğünde 40 milyar dolar varlığa sahipti. JPMorgan Chase, satın alma sonrası 2.04 trilyon dolar varlıkla Citigroup'un ardından ülkenin ikinci büyük bankası oldu. El koyma ve satış işleminden sonra kaç kişinin işsiz kalacağı bilinmiyor.
not
abd kıyamet öyküleri filmini hollywood a geçen senelerde çektirdi
neo marksist ismi orda geçiyordu
film tepki çekmemek için saçmalık olarak nitelendirilecek derecede saçma! mantıkla çekilmişti,
filmin yarısında çıkmıştım merak edenler google dan kıyamet öyküleri diye yazıp dikkatlice araştırmalarını tavsiye ederim
abd de yeni türeyen neo con ların tepkisini çekmemek için bu tarzda senaryosu yazılıp kurgulandığını anlamamak ahmaklık olur kanaatindeyim
abd bu günleri önceden görüp psikolojik olarak ülkeyi bazı kötü senaryolara hazırlamayı amaçlıyordu filmin mantığında da bu vardı
şimdiki gazete başlıklarını görünce hiç şaşırmadım desem yalan olmaz
Kriz, şimdi de Fortis'in kapısını çaldı
27.09.2008
ABD, ekonomisini 700 milyar dolarlık planla kurtarmaya çalışırken Avrupa'da da sıkıntı artıyor. Son olarak Hollanda-Belçika bankası Fortis'in, aralarında Türkiye'nin de dahil olduğu varlıklarını satabileceği açıklandı..
ABD'deki krizin Avrupa'ya en büyük yansıması yavaş yavaş hızlanıyor. 12 Eylül'de başlayan ilk dalgada İngiltere'nin en büyük mortgage şirketi HBOS iflasın eşiğine geldi. İngiltere'de, hükümetin devreye girmesiyle Lloyds ile evlendirilerek sorunu çözüldü. Ancak Avrupa'da sıkıntılar giderek artıyor. Dün, bir süredir sıkıntıda olduğu konuşulan Belçika-Hollandalı Fortis Bank'ın varlıklarını satacağının duyulması, İngiltere'nin ikinci büyük mortgage şirketi Bradford & Bingley'in zorda olduğuna ilişkin gelen haberler bu sıkıntının daha bir süre devam edeceğini ortaya koydu.
14.6 MİLYAR $ ARANIYOR
Belçika gazetesi De Tijd, Belçika-Hollanda finans grubu Fortis'in elindeki 'mücevher' değerindeki varlıklarını doğru fiyatı bulduğu zaman satmayı düşünebileceğini bildirdi. Gazete, analistlerin görüşlerine dayandırdığı haberine göre Fortis'in mücevherleri arasında Türkiye operasyonları, fon yönetimi birimi, tröst yönetim birimi, ABD'deki opsiyon operasyonları ve Asya'daki bazı sigortacılık faaliyetleri bulunuyor. Fortis, 3 yıl önce Türkiye pazarına Dışbank'ı alarak girmişti. Banka, akşam saatlerinde yapılan açıklamaya göre de kurumun varlıklarını satarak 14.6 milyar dolar gelir elde etmeyi planlarken Fortis CEO'su Herman Verwilts, 8 milyar Euro'luk sermaye hedefine ulaşabileceklerini ve şirketin iflas etmeyeceğini açıkladı. CEO ekstrem senaryoya göre bankanın asıl varlıklarını bile satabileceğini dile getirdi.