Tuesday, February 5, 2008

Başörtülü 'bebekler'

Bu yazı ilginç konulara değinmiş. hep benim ifade ettiğim radikalizmin sınırı olmadığına,dini sembollerle politika yapanlarında bu sembollerin altında ezileceğine dair güzel bir örnek olmuş.Din ile oynamak ve insanları ajite etmek ateşle oynamaktır. Bu ateş herkesi yakar diye düşünüyorum.

Başörtülü 'bebekler'"Bebekler sağ elini sıktığınız zaman İhlâs Suresi'ni, sol elini sıktığınız zaman Sübhaneke Duası'nı, göğsüne bastığınız zaman Fatiha Suresi'ni okuyor. Türkçe dualar için bebeğin sol ayağını, Türkçe ilahiler için de sağ ayağını sıkmanız gerekiyor" diyor. Söz konusu olan "Dua eden Elif bebek". Bir şirketin icadı olan bebek, internet üzerinden satış yapıyor. İnternethaber sitesinde çıkan haber şöyle diyor:"Elif bebek namaz kılarken secde pozisyonuna getiriliyor."Bebekler 0-6 yaş arasındaki kız çocukları için tasarlanmış. Tanesi 20 YTL. "Hilal'in laptopu" adlı, çocuklara dua ezberletmeye yönelik başka bir icada da imza atan şirket şöyle bir açıklama yapmış:"Bu oyuncakların daha ileri modellerini de üreteceğiz."İnternet sitesi de bebeği beğenmiş olacak ki şöyle bir başlık atmış:"Dua eden Elif bebek, Barbie'yi solladı!"Başörtülü Elif bebek midir?"Resimli-şekilli yasa" hazırlama önerisine kadar vardırılan "türban nasıl bağlansın yasası" sürerken ve erkekler kadınların nasıl baş bağlaması konusunda ders verirken ben de bu Elif bebek olayıyla gündeme katkıda bulunmak isterim. Ve de sormak isterim:Başörtülü kadınlar muhafazakâr erkeklerin Elif bebeği midir? Ayağını sıkınca dua okuyan, karnına bastırınca ilahi söyleyen ...Yasa çıkarınca çene altında başörtüsü bağlayan ...İslami kılık kıyafet yönetmenliği hazırlamaya çalışan erkeklerin çizdiği şekle göre başörtüsü takan...Küçükken kız çocukları bebeklerine giysi giydirip çıkarırlar; öyle bir şey midir kadınlar muhafazakâr erkekler için?..Ve büyüyünce bunu yapmak sizce de tuhaf bir müstehcenlik kokusu salgılamıyor mu?Güvence: Kime?Acaba şimdi bazı kadınların içinden "Allah kahretsin!" deyip çıkarıp atmak geliyor mudur? "Örtüsünü de, çenesini de, yasasını da ..." filan deyip. Yasa çıkarılırken konuşulan konulardan biri de "başörtüsüz kızların güvenceye alınması gerekliliği". Peki, başörtülü kızları muhafazakârlaşmaktan kim koruyacak? Onlar artık muhafazakârlığın malı mı? Ya bir gün canları daha az muhafazakâr olmak isterse? Bu yol kapalı mı yani onlara? Ya da daha da muhafazakârlaşırsa erkekler, onlar da mı öyle olmak zorunda?Tabii adı şimdiden "başörtüsüz kızlara" çıkan başı açık kadınlar nasıl korunacak? Bu insanları neyden korumak gerekiyor? Demek ki korunulması gereken bir durumun olduğunu anayasayı yapanlar da kabul ediyor. Erkek düğümüÇene altı bahsine gelince ...Tabii ki hemen ismi konmuş:"GATA düğümü!"Askeri hastanede izin verilen başörtüsü bağlama şekli. Bana kalırsa düğümün adı "erkek düğümü" olmalı. Çünkü bu düğümü kadınların başına (!) başta AKP'liler olmak üzere muhafazakâr erkekler bağlıyor. Muhafazakâr erkekler başörtülü kadınlarla dua eden Elif bebek gibi oynuyor. O kadınlar peki, neden kendileriyle böyle oynanmasına izin veriyor? "Müslüman hanım" olmak hep susmayı mı gerektiriyor? Hep hanımefendi gibi mi olmak zorunda onlar? Bu rezil tartışmalar sürerken metanet görüntüsü altında hangi fırtınalar kopuyor?

Türbana Özbudun formülü

Türbana Özbudun formülü
Prof. Dr. Özbudun, başı açıklara yönelik olası baskıların önlenmesi için öneride bulundu.

MHP'li Deniz Bölükbaşı'nın Milliyet aracılığıyla yaptığı çağrıya cevap veren Prof. Dr. Özbudun, başı açıklara yönelik olası baskıların önlenmesi için Anayasa'nın 42. maddesine 'Başkalarının hürriyetlerinin korunması' ifadesinin eklenmesini önerdi.

AKP ve MHP'nin türban yasağını kaldırmak için uzlaştığı formülü eleştiren Prof. Dr. Ergun Özbudun'dan, MHP'li Deniz Bölükbaşı'nın yaptığı çağrıya yanıt geldi. AKP ile türban müzakerelerini yürüten Bölükbaşı'nı arayan Özbudun, başı açık kızlara yönelik olası baskıların önlenmesi için Anayasa'nın 42. maddesine "Başkalarının hürriyetlerinin korunması" ifadesinin eklenmesini önerdi.

Özbudun'a çağrı

AKP adına hazırladığı anayasa taslağında üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasını öneren Özbudun, AKP ve MHP'nin uzlaştığı türban formülünü sert biçimde eleştirdi. Özbudun, türban yasağını kaldırmayı amaçlayan formülü, "serbestliğin sadece üniversitelerde geçerli olacağının anayasada belirtilmediği" ve "başı açık kızlar için anayasal koruma sağlanmadığı" gerekçesiyle yetersiz bulduğunu açıkladı.

AKP ile türban müzakerelerini yürüten heyette yer alan MHP Ankara Milletvekili Bölükbaşı, dün Özbudun'a çağrıda bulundu. Bölükbaşı, "Hocanın söylediği soyut bir şey. Sizin aracılığınızla hocaya sormak isterim. Dediği doğrudur ama bir öneride bulunsun. Eklenecek bir cümle varsa bildirsin bize. Türk toplumunun büyük bölümü bundan endişe duyuyor. Biz bunu görmezden gelemeyiz" dedi.

Özbudun'dan yanıt

Bu çağrıya yanıt vererek dün Bölükbaşı'nı arayan Özbudun, Anayasa'nın 42. maddesinde yapılacak değişikliğe, "Yükseköğretim kurumlarındaki türban serbestliğinin, başkalarının hürriyetlerinin korunması amacıyla sınırlandırılabileceği" ifadesinin eklenmesini önerdi. Özbudun, Milliyet'e şunları söyledi:

"Sayın Bölükbaşı'nın gazetenizde yayımlanan röportajındaki görüşlerini çok beğendim. Kendisiyle görüştüm. 42. maddeye yapılacak 'Başkalarının hürriyetlerini ihlal etmeme' sınırlaması, endişeleri giderir, anayasal koruma sağlar. Çünkü toplumda ciddi bir kesimde endişe konusu olan, başı açık kızlara, türbanlı öğrenciler tarafından özellikle taşra üniversitelerinde baskı yapılacağıdır. Bu olur mu, ne ölçüde olur, bilmek mümkün değil. Ancak, anayasal önlem alınması yararlı olur. Bu görüşümü aktardım. Kendisi çok olumlu karşıladı, ama iki büyük partinin uzlaşması lazım. Bir kişinin fikri ne ölçüde etkili olur bilmiyorum."

Milliyet

Yorum: CHP'li kadının taktığı türban neyi simgeliyor

Toplum istenmedik şekilde bir ayrışma içerisinde gibi görünüyor. Halkın belki de % 75-80’lik bir kesimi başörtüsüne özgürlük istemesine karşın, buna karşı duran %20-25’lik azımsanmayacak bir topluluk var. Onun da ötesinde yüksek yargı, askeri kesim ve akademik yönetimlerde makam sahibi birçok insan buna karşı çıkmakta.

Kanayan bir yara haline gelen bu problemden birçok siyasi de nemalandı, halen de nemalanmaya devam ediyor. Buna her kanattan politikacılar dahildir.

Bir tarafta bu zavallı kızlar üzerinden kendi propagandasını yapmaya çalışan bazı gruplar (ki bu konuda bizzat yaşadığım ibretlik bir anı var, belki zaman bulursam burada anlatmak isterim), diğer taraftan da kendi çıkarları ve takıntıları için onlara acı çektirmekten adeta zevk alan elitistler…

Bu kaos içerisinde de ortamdan oy devşirmeye çalışan siyasi partiler...

Olaya ne niyet okuma, ne de bazı kesimlerin endişelerini tamamen yok sayma mantığıyla yaklaşmak bizi kalıcı bir çözüme ulaştırabilir.

Madem ki bu ülke insanının ağırlıklı bir kesimi artık 2000’li yıllarda bu tip tuhaf ve acı verici bir yasağın kalkması görüşünde, öyleyse hem yasağın kalkmasını savunan bu grup, hem de belli bir algılamada ısrarcı olup karşı duran ciddi miktardaki azınlık, ortak bir paydada buluşmak zorundadır.

Yoksa toplumsal barış sağlanamaz ve sorun büyüyerek devam eder. Bu noktada Zeki Sezer’in çözümü öteleme önerisi günü kurtarmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.
Ama kesin bir çizgiye tabi olabilecek “kamuda hizmet alan-hizmet veren” ayırımı işe yarar bir kriter olabilir.

Bunu da ilk ortaya atan MHP değildir. Baskın Oran yıllardır bu fikrini her platformda dile getirip duruyor.

Böyle bir çözüm iki taraftan da belli kişilerin tepkisini çekecektir şüphesiz. Ve çekiyor da. İlkokulda başı kapalı öğrenci isteyen de var, “başı örtülü gelenlere hak ettikleri notu vermem” diyenler de.

Öyleyse, varılacak bir çözümde her iki kanadın da radikal unsurları törpülenmelidir.

Ortak bir zeminde buluşulmadığı ve bu problem süregeldiği takdirde, sorunun çözümü daha sancılı ve ağır olacaktır.
Yunus

Monday, February 4, 2008

YORUM-CHPl'Lİ KADININ TAKTIĞI TÜRBAN NEYİ SİMGELİYOR?

emre aköz pornografik bir dergi olan PLAYMEN'in genel yayın yönetmeni idi. playmenin ve pornografinin hit olduğu dönemlerde siyaset yapmak yada bu tip açılımlarda bulunmak sakıncalı idi o nedenle emre aköz kendini playmene vermiş erotik içerikli makaleler yazan komşunun kızı adlı bölümlerle insanların gizli fotoğraflarını yayınlayan ve ünlü olmak isteyen genç kızların çırılçıplak resimlerinin yayınlandığı bir derginin editörü idi.
aynı şahsiyet şimdide türbanı ve örtünmeyi savunuyor. ben bu durumu anlamakta zorluk çekmiyorum. Zorluk çekenler var ise şunu söyleyebilirim. emre aköz gibi oportunistler kendi çıkarları olan her şeyi savunur bu ahlaksızlıkta olabilir ,türbanda, fakat etiği savunmadığı kesindir. bu sayede sabahta yazıyor ve TRT'de program yapıyor. aynı TRT'ki bülent ersoyu yılalrca yasaklı tutup ekrana çıkarmamıştı. varın siz düşünün.

Türban sorununa bu şekilde yazılar yazılarak çözüm bulunamaz. Türbanı hem cemil ipekçi,hemde eski porno dergi editörünün savunması samimi olamaz. .
Önemlim olan samimiyettir. Türban sadece Yükseköğrenimde serbest olacak diyen başbakan ORTAOKUL ÖĞRENCİSİ TÜRBANLI Kız öğrenciyi arayarak bu mağduriyetlerin giderileceğini söylemektedir. Bu tarz hareket tarzı ile hiç kimseyi daha doğrusu bunlardan korkan insanları kazanamazsın. ayrımı daha keskinleştirirsin amacın sadece bireysel özgürlük anlamında türbanın üniversitelerde serbest olmasını istiyorsan buna yönelik adımlar ve açılımlar yaparsan hepimizin desteğini kazanırsın. Bunu belediyelerde hastanelerde türbanlı personel çalıştırarak yapamazsın..

CHP'li kadının taktığı türban neyi simgeliyor?


Dönüp dönüp aynı şeyleri tartıştığımız için, son günlerde canım hiç yazmak istemiyor. Sıkılıyorum. Bunalıyorum. Çünkü fikrimi çoktan belirttim.Ne yapayım yani... Altı ay, bir yıl, iki-üç yıl önceki yazılarımı, birkaç küçük değişiklikle tekrar mı yayınlayayım? Yoksa geçmişi boş verip bodoslama konuya mı dalayım? İşte tekrar alevlenen türban konusu...Diğer konularda aklına, fikrine güvendiğimiz bir yazar aynen şu cümleyi kurmuş: "Örneğin Cumhurbaşkanımızın sayın eşinin türbanı siyasal bir simge olarak takmaya devam ettiğinde şüpheniz var mı?" Ne diyeyim şimdi ben? Evet, var beyefendi! Siz okurlarınızda, büyük gerçeği apaçık ortaya koyduğunuz izlenimini yaratmaya çalışıyorsunuz ama bu bir uydurmaca. Bugüne dek Hayrünnisa Gül'ün türbanını, siyasal bir kaygıyla, politik bir sebeple taktığını bir kere dahi düşünmedim.Ne onun için düşündüm, ne de diğer " ünlü " türbanlılar (mesela Emine Erdoğan ) bana böyle bir şeyi çağrıştırdı.Çünkü... Bu toplumda CHP'ye oy veren, CHP'yi destekleyen, CHP için çalışan türbanlı kadınlar var mı? Var! Üstelik sürüyle... Bunu " net " olarak biliyor muyuz? Evet, biliyoruz. Hafızanızı yoklayın bakalım: "Araştırmalarımıza göre... AKP'li kadın seçmenin yüzde 86'sı, CHP'lilerin yüzde 41'i, MHP'lilerin ise yüzde 68'i başını örtüyor" diye açıklama yapan kimdi? Yani... Hem araştırmalar, anketler; hem de medyada çıkan haberler, demeçler, soruşturmalar bize bunu defalarca gösterdi.O halde tartışma bitmiştir! Bu nasıl bir siyasi simgedir ki... Aynı anda... Hem "şeriata, din devleti özlemine"... Hem de CHP türü Kemalizm'e (ya da Atatürkçülüğe ) gönderme yapabiliyor? Söyleyin bakalım: Siz dünyada böyle bir olayla, böyle bir simge-siyaset ilişkisiyle karşılaştınız mı? Belli bir siyasi fikrihareketi simgeleyen bir " nesne ", bir " işaret "... Aynı anda, o hareketin " karşıtları " ya da " rakipleri " tarafından da bile isteye taşınacak, kullanılacak...Olacak iş mi? Siyaset bilimciler bu iddianızı duyduğu anda, sizi ya " giriş " derslerini tekrar okumanız için üniversiteye gönderirler... Ya da doktor çağırırlar.

Hâlâ anlamadınızsa, başka bir alandan örnek vereyim... F.Bahçe taraftarıyım. Bazen F.Bahçe'nin 1907-1928 döneminde kullanılan, eski harflerle yazılı rozetini ceketimin yakasına takıyorum. Hoşuma gidiyor. Kulübün 100 yıllık köklü geçmişini hatırlatıyor.Öte yandan... Şu ana kadar da hiçbir G.Saray taraftarının bu rozeti taktığını görmedim. Niye taksın? Madem G.Saraylı (ya da BJK'li, vb.) gider kendi kulübünün rozetini takar adam.Ben nasıl F.Bahçe rozetini gururla taşıyorsam, o da G.Saray rozetini takmaktan gurur duyar. Ben onun bu tercihine saygı duyarım, ondan da aynısını beklerim.

Simgelerle ilişkimiz üç aşağı beş yukarı böyledir işte.Peki nasıl oluyor da, çok farklı, hatta taban tabana zıt siyasi fikirleri olan kadınlar, türban takabiliyor? CHP'li bir (türbanlı) kadının, şeriat istediğini iddia edecek kadar aklınızı yitirmediniz herhalde! (Yoksa yitirdiniz mi? Doktoru çağırmanın vakti geldi mi?)
Son olarak: Ben sizin asıl korkunuzun ne olduğunu tahmin edebiliyorum. Türban üniversitede serbest bırakıldığı takdirde hiçbir temel sorunun "çıkmamasından "... Evet, bir gerginlik, bir çatışma, bir baskı unsuru "olmamasından " endişeleniyorsunuz. Yıllardır söylediklerinizin palavra olduğunun ispatlanmasıdır asıl korkunuz.
Emre Aköz


Not:Yazarın 18-Ocak tarihli yazısıdır.Okuduğumda ekleyebileceğim bir ortam olmadığından şimdiye kaldı.Ya da bu yazı zaten bu bloğu bekliyormuş da diyebiliriz.

Yorum: Doğa Bilimcileri Tanrıtanımaz Mı?

Bu tespite katılıyorum, altını çizmek lazım. Her ne düşüncede veya ideolojide olurlarsa olsunlar, insanlar yüksek eğitimden faydalanabilme hakkına sahiptirler. Sonuçta teist veya ateist olup olmamak da bu insanların bireysel tercihleri konumundadır ve bu haktan bağımsız bir durumdadır.
Ayrıca bireylerin ateist veya inanç sahibi olması, onlara bu hakların kullanılmasında bir ayrıcalık tanınmasını gerektirmediği gibi, asla bir kınama unsuru da yapılmamalıdır.

YUNUS

Yorum: Doğa Bilimcileri tanrıtanımaz mı?

Bu konu eski yunandan beri en çok tartışılan konuların başında gelir ,Bilim ve inaç ikilemi, dini bir inanç sahipleri bir çok olayı kendi inançları çerçevesinde açıklama gereğini kendi inaçlarının sağlamlığı ve doğruluğunu gösterme açısından yapmaktadırlar. Materyalist yaklaşım ise tabiatta meydan gelen tüm olayların zincirleme olduğunu belirtir ve bu işleyişte ilahi bir gücün olduğu anlayışını reddeder. materyalistlere göre her şey bir neden sonuç ilşikisi içerisinde gerçekleşir ve bu zincirleme korelasyonlarda metafiziğe yer yoktur.
Dini inaç sahipleri de modern bilim eğitimi alabilir. Aldığı eğitimle kendi inançlarını yalanlayabileceği gibi aynı zamanda kendi inancını da sağlamlaştırabilir.
Bu kişisel bir tercihtir.

Yorum: Doğa Bilimcileri tanrıtanımaz mı?

Sevgili Akrep olayı özgürlük ve hukuk boyutunda ele almak lazım.

Maalesef Celal Şengör gibi değerli bir bilimadamının olaya bu kadar kaba ve baskıcı bir materyalist anlayışla yaklaşması çok üzücü.

Bu noktada, inanç sahibi olan hiç kimsenin üniversite kapısından içeri alınmaması gibi tuhaf bir durum ortaya çıkıyor. Bu dehşet verici bir totaliter mantıktır, dünyada da bir örneği olmasa gerek.

Bana Çin'deki kültür devrimini yaratan kadroların mantığını anımsatıyor.

YUNUS

Yorum: Doğa Bilimcileri tanrıtanımaz mı?

Tüm dünyada bilim Allah derken,sayın prof'un Kuran'dan bihaber yaşadığını düşünüyorum.Açık ve net biz inancın yaşanmasına her alanda karşıyız demek yerine türlü türlü maskeler kullanmaktan vezgeçmelerini ve oyunu maskesiz oynamalarını öneririm

Akrep

Not: Yorumları böyle yapmayı öneriyorum sevgili arkadaşlar. Yani "yeni konu açarak ve yorum yaptığımız yazının başlığını kullanarak" Böylece belki daha çok dikkat çekici olabilir, daha güzel görünebilir. Sevgili Akrep'in yorumundan başlayalım.

Üniversitede Ateist Dikta Çağrısı


Sizi bilmem, ama ben ‘laikçi’lerin zevkli, çevik ve açık sözlü olanını seviyorum. Dünya çapında bir jeolog ve Türkiye çapında bir militarist olan Prof. Dr. Celal Şengör, bunlardan biri. Üniversitelere başörtüsünün kesinlikle sokulmamasını, aksi takdirde bu kurumların kapatılmasını savunurken lafını hiç sakınmamış. ‘Siyasi sembol’ gibi zorlama bahaneler aramamış. Üniversiteler Arası Kurul’daki kafadarlarına yolladığı mektupta açık konuşmuş: Özetle, ‘din uygarlığın düşmanıdır, zaten amacımız öğrencileri dinden kurtarmaktır, yok etmek istediğimiz şeyin sembolünün önümüzde ‘şakırdatılmasına’ izin veremeyiz’ demiş.

Başörtüsü yasağının altında yatan ‘din düşmanlığı’nın bu şekilde dürüstçe ifade edilmesi ne iyi. CHP’liler bu kadar açık sözlü olamadıkları için kırk dereden su getiriyorlar. Deniz Baykal en son ‘türbanın kültürümüzde yeri yoktur’ diye yeni bir argüman icad etti. Zamanında ‘şapka devrimi’ yapmış, Avrupa’dan fötr ithal edip kanunla topluma dayatmış, ‘kültürümüzde yeri yoktur’ diye itiraz edenleri de darağacına göndermiş bir partiden bugün böyle ‘yerli’ laflar duymak göz yaşartıcı...

Sayın Baykal’ın da inandığını hiç sanmadığım bu gibi zırvalarla vakit kaybetmek yerine, meselenin Prof. Şengör tarafından açıkça ilan edilen özüne gelmek lazım: Türkiye’deki bazı seçkinlerin iliklerine kadar işlemiş olan ‘din fobisi’ne. Gerçi başörtüsü düşmanlığının altında aynı zamanda bazı ‘estetik kaygılar’ ve ‘Batılı yaşam tarzı’ tutkuları da var. Ama başka örnekler daha da açık. Mesela bir lisede öğrencilerin namaz kıldığı küçük bir mescidin ‘ortaya çıkarılması’, Türk medyasında ‘suç üstü’ yapılmış havasında manşetlere taşınıyor. Türk elitinin önemli bir kısmı, dindarlığın ‘ninelerimiz’le sınırlanıp karantinayla durdurulması gereken tehlikeli bir virüs olduğuna inanıyor.

Bu zihniyetin felsefi kökenleri, Princeton Üniversitesi tarih profesörü Şükrü Hanioğlu’nun 22 Ocak tarihli Zaman gazetesinde yayınlanan ‘Seçkinler, Modernlik ve Dindarlık’ başlıklı önemli makalesinde tüm açıklığıyla anlatılıyordu. Prof. Hanioğlu’na göre bazı son dönem Osmanlı aydınları ‘on dokuzuncu asır ortalarında Almanya’da gelişen vülger materyalizm’den fena halde etkilenmişler, modernleşmek için dinin ortadan kaldırılması, ara aşama olarak da ‘reforme edilmesi’ gerektiğine kanaat getirmişlerdi. Modernliğin yolunun düpedüz ‘dinsizleşmekten’ geçtiğini savunan bu düşünce, Hanioğlu’na göre ‘erken Cumhuriyet bilimciliği’ne miras kaldı.

İşte, ‘dine inananlar üniversiteden kovulmalı’ diyen Prof. Şengör ve onun Üniversiteler Arası Kurul’daki ateşli yoldaşları, 19. yüzyıldan kalma bu ‘bilimcilik + din düşmanlığı + despotizm = modernlik’ formülünü dayatıyorlar bize.

Oysa onlar en son kafayı kaldırıp etrafa baktıklarından beri, yani 1930’lardan bu yana, global köprünün altından çok sular aktı. Prof. Şengör’ün inandığı ‘ateist dikta’ ilkesi üzerine kurulan bir dizi rejim, milyonlarca insana korkunç eziyetler çektirdikten sonra tarihin çöplüğüne atıldı. ‘Muasır medeniyet’ ise ‘din özgürlüğü’nü alabildiğine genişletti.

Prof. Şengör’ün ‘ateist dikta’ çağrısı yapan mektubunda ‘bu konuda ne karşımıza çıkarılacak hukuk sistemleri, ne de dünyadan gösterilecek örnekler bizi ikna edebilir’ demesi boşuna değil. Bugün dünyada onun inandığı ilkelere uygun bir örnek yok ki. Belki bir tek Kuzey Kore var, orada da Müslüman yok. Eğer olsaydı, emin olun, oradaki ‘Ebedi Lider’in ‘laik cumhuriyet’i, bizdeki Üniversiteler Arası Kurul’un istediğinden farklı bir şey yapmazdı.

Çok şükür ki öte yanda demokrasiye inananan, insanların istediği gibi yaşama ve giyinme hakkını savunan akademisyenlerimiz de var. Onların yürüttüğü ‘Üniversitede Özgürlük’ kampanyasını (universitedeozgurluk.blogspot.com) tek kelimeyle alkışlıyorum.

Özgür Türkiye, kendileriyle gurur duyuyor.


Mustafa Akyol

Sunday, February 3, 2008

Doğa Bilimcileri Tanrıtanımaz Mı?


Çok ilginç bir oyunla karşı karşıyayız: Üniversitede türbana karşı çıkanların silahı şimdiye kadar "hukuk" idi. Bunu nasıl yaptıklarını biliyorsunuz: Anayasa'daki muğlak "laiklik" ilkesini kendilerince yorumladılar...

Bu da yasağı, hukuku "kullanarak" sürdürmek anlamına geliyordu. Hukuku, ideolojiye peşkeş çekmeyi hala sürdürüyorlar. Ancak yeni bir tezgah daha kuruldu: Bilim ...

Özellikle de doğa bilimleri. Şimdi de fizik, kimya, biyoloji gibi doğa bilimlerini öne sürerek yasakları savunuyorlar. Mesela jeoloji profesörü Celal Şengör şöyle diyor: Biz üniversitede bilim öğretiyoruz... Bilim ile inanç çelişir...

Türban takan kız, "Ben senin bilimine inanmıyorum" demiş oluyor... Biz böyle bir kişiye ders vermeyiz... Aklı ve eleştiriyi kabul etmeyen hiçbir sistemi üniversite kapısından içeriye almayız... İcap ederse, ülke yöneticileri akıllarını başlarına alana kadar o kapıları kapatırız...

Buradaki kritik söz, "Bilim ile inanç çelişir" cümlesidir. Çünkü bilim yaparken... Pratikle test edilen... Ya " doğru " ya da " yanlış " olan " önermeler " kullanılır. İnanç ise teste tabi tutulan, sınanan bir şey değildir.

Mesela Tanrıyı gözünle görmezsin, kulağınla duymazsın ama inanırsın.

Peki, Prof. Şengör haklı mı? Söyledikleri makul mu?

Öncelikle şunu saptayalım: Farkında mı bilmiyorum ama... Prof. Şengör bu iddiasıyla bütün doğa bilimcilerinin " ateist " yani " tanrıtanımaz" olduğunu ileri sürmekte. Öyle ya... Bilimle inanç arasında kökten bir çelişki, bir uyuşmazlık varsa... Bilim öğreten üniversitede inancın hiçbir yeri yoksa... O halde bütün doğa bilimciler tanrıtanımaz olmak zorunda...

Ara notu: Tabii bir başka şık da, inançlı doğa bilimcilerinin " takiye " yaparak, kendilerini gizlemeleri.

Prof. Şengör, bu iddiasını... Kendisini YÖK üyeliğine aday gösteren... Üniversitelerarası Kurul'un 219 üyesine gönderdiği mektupta dile getirdi... Ben şimdiye kadar, o 219 üyeden buna itiraz eden olduğunu duymadım. İtiraz etmediklerine göre... Ya okuduklarını anlamıyorlar... Ya da gerçekten hepsi tanrıtanımaz...

Tanrıtanımaz olmak ne suç, ne de ayıp... Ancak 219 üyenin birden böyle olması, gerçekten tuhaf bir durum. Bu " yığılma " nasıl gerçekleşmiş acaba?

Gelelim hayatın gerçeklerine... Şunu biliyoruz: Batı üniversitelerinde çok sayıda dindar hoca ve öğrenci var. Çoğu Hıristiyan, bir kısmı da Müslüman ve Yahudi bu insanların... Bu inançlı kişiler... Ya bilimi geliştirmek için araştırmalar, deneyler, gözlemler yapıyor... Ya da mezun olduktan sonra... Okulda öğrendikleri bilimi kullanarak... Gökdelenler dikiyor, hastaları tedavi ediyor, uzaya uydular gönderiyorlar.

Celal Şengör'ün akıl yürütmesine göre, böyle bir şeyin mümkün olmaması gerekir. Ama oluyor işte! İnsanlar hem bilim yapıyor... Hem de, mesela Hıristiyan olanlar, elde İncil, pazar ayinine katılıyor. Buyurun bakalım...

Arkadaşlar! Ben size geçen gün de söyledim: Celal Şengör bilim yaparken... Yani uzmanı olduğu jeoloji alanında çalışırken; elbette mantıklı bir insan gibi düşünüyor. Ama iş; " toplumsal, siyasi, ideolojik " meselelere gelince... O mantık, o tutarlılık, o sağlıklı ve olgun akıl yürütme becerisi uçup gidiyor.

Tekrarlayalım: "Doğaya bakarken duruşu mantıklı; topluma ise esas duruşta bakıyor."
Emre Aköz

İlkokulda türban istediler

İlkokulda türban istediler
Grup, türbanın tüm eğitim ve kamu kurumlarında serbest olmasını istedi.

Fatih'te toplanan bir grup, baş örtüsünün, tüm öğretim kurumları ile resmi kurumlarda serbest bırakılması amacıyla gösteri yaptı.

Aralarında MAZLUMDER ve Özgür-Der üyelerinin de bulunduğu ve çoğunluğunu kadınların oluşturduğu grup, Saraçhane Parkı'nda toplanarak çeşitli dövizler açtı.



Sloganlar da atan grup adına açıklama yapan MAZLUMDER İstanbul Şube Başkanı Ramazan Beyhan, baş örtüsünün sadece üniversitelerde değil, tüm öğretim kurumları ile resmi kurumlarda da serbest bırakılması gerektiğini savunarak, bu konuda tepki gösteren bazı üniversite rektörlerini kınadıklarını söyledi.

Özgür-Der Genel Başkanı Hülya Şekerci ise bazı yargı kurumlarının baş örtüsünün yüksek öğretimde serbest bırakılmasını içeren Anayasa değişikliği konusunda Meclis'e baskı kurduğunu öne sürerek, ''Bu, yargının yasamaya müdahalesidir. Meclis'in üstünde 'demoklesin kılıcı' rolünü oynamaktadırlar. Bunu protesto ediyoruz'' dedi.



Polisin geniş güvenlik önlemi aldığı gösteri, açıklamaların ardından olaysız sona erdi.

A.A.

Sivil Darbe


Her kimlik ayrımcıdır... İnsanları "Biz" ve "Ötekiler" diye ayırır... *** Her kimlik bölücü olabilir... Hiçbir kimlik bölücü olmayabilir... *** Türkiye'de farklı kimlikler vardır: Türk, Rum, Kürt, Ermeni, Çerkez, Laz... Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Ateist... Ortodoks, Katolik, Protestan, Süryani, Nasturi... Sünni, Şii, Alevi, Şafii... Bu farklı kimlikler ülkemizde, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı altında bir arada yaşar. Onları bir arada tutan ilkeler demokratiklik, laiklik ve hukuk devletidir. ***
Demokratiklik: Herkes temel hak ve özgürlüklerine eşit biçimde sahip olacak.
Laiklik: Herkes din, mezhep, inanç farkları dikkate alınmaksızın devlet karşısında eşit muamele görecek.
Hukuk devleti: Herkesin devlet karşısındaki eşit hakları ve demokratik özgürlükleri, yargı erkiyle korunacak. ***
Atatürk Devrimleri'nin, Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasal ve hukuksal düzeninin ve bu düzenin ifadesi olan anayasanın hedeflediği düzen budur. Farklı kimlikler bu düzen içinde bir arada, barış içinde yaşar. ***
Bu düzenin ilkelerinden birini bozarsanız... İnsanların inançlarını veya giyim kuşamlarını ölçü alır ve bazı kesimlere devlet içinde ayrıcalık tanıyarak eşitliği bozar, demokratiklik ilkesini zedelerseniz... Laiklik ilkesini, dinsel veya siyasal simgelerden birine veya her ikisine birden kurban ederseniz... Hukuk devleti ilkesini, iktidarın siyasal iradesi altında yozlaştırırsanız... Farklı kimliklerin, önce ayrımcılık ve sonra da kaçınılmaz olarak bölücülük nedeni olmasını engelleyemezsiniz. ***
Farklı kimliklerin bazıları görünüşten anlaşılmaz... İlk bakışta fark edilmez... Bazıları görünüşten anlaşılır... İlk bakışta fark edilir... Türkiye'deki farklı din, dil, ırk, milliyet kimlikleri, genellikle görülüp anlaşılan, ilk bakışta fark edilen kimlikler değildir. ***
Toplumumuzu, erkek egemenliği ve kadınların ikinci sınıf vatandaşlığı üzerinden ayrımcılığa götüren, ilk bakışta görülen, fark edilen sıkmabaş ya da türban... Arap emperyalizmi ve onun içerdeki dinci uzantıları tarafından empoze edilen sıkmabaş ya da türban... Cumhuriyetin kuruluşundan çok sonra, 1960'lı yıllarda sistematik bir biçimde, eğitimle topluma aşılanan sıkmabaş ya da türban... Ayrımcılıktan bölücülüğe doğru hızla yol alıyor.
*** Sıkmabaş ya da türban, anayasaya sokuluyor... Anayasa Mahkemesi 'nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 'nin kararları, "hile-i şeriye" ile aşılmak isteniyor... Anayasanın "değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek" olan laiklik ilkesi zedeleniyor... Türkiye'de anayasal rejim, bir sivil darbeyle değiştirilmek isteniyor...

Emre Kongar

Saturday, February 2, 2008

Üniversiteler karıştı…



Bu ülkede hiçbir kurum kendisini sadece kendi işleviyle sınırlamamıştır... Bu özellikle üniversiteler için geçerlidir. Üniversite yönetimlerinin, hemen her zaman, bilimsel işlevlerini aşan, siyasal rejimle özdeşlik ilişkisi içinde karşımıza çıkan siyasi işlevleri olmuştur.

Örnek mi?

Asker 27 Mayıs darbesini kimi rektörlerle el ele vererek yapmıştır.

Sonrasında üniversite hocalarını askeri darbenin hukukunu üretmekle görevlendirmiştir…

1961 Anayasası'nın başlangıç kısmında yer alan, "Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 devrimini yapan Türk milleti…" cümlesinin mimarları dönemin İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar başkanlığındaki öğretim üyesi-hukukçular heyetidir.

Örnek mi?

Milli Birlik Komitesi'nin üniversitelerden attığı 147 öğretim üyesinin listesi diğer öğretim üyeleri tarafından hazırlanmıştır.

12 Eylül'de 1402'lik olan hocaların büyük bir kısmı da meslektaşlarının ihbarıyla kamu hizmetinden men edilmişlerdir.

Yakınlara gelelim…

28 Şubat uygulamalarının üniversiteleri birer garnizon, giriş kapılarını birer nizamiye haline çevirmediğini söylemek mümkün müdür?

Ya da YÖK'ün devlet içinde devlet görüntüsü kazanması, kendi bünyesine, üniversitelere yönelik her tür değişim ve reform girişiminin karşısında duran bir kurum haline dönüşmesi görmezden gelinebilir mi?

Daha dün Üniversitelerarası Kurul yaptığı açıklamada başörtüsü yasağının kaldırılmasıyla ilgili olarak, yasak kalsın, "değişiklikler Türkiye'yi din devletine götürür" diyordu.

Peki bu "yasakçı anlayış" gerçekten üniversiteleri, öğretim üyelerini temsil ediyor mu?

Biliriz ki, "birçok öğretim üyesi ülkenin özgürlük mücadelesinde önemli ve taşıyıcı aktörü de olmuştur". Üniversiteler böyle bir mücadelenin merkezi olma işlevini de yerine getirmişlerdir.
Nitekim şu anda özgürlükçü anlayışa sahip, başörtüsü konusunda yasak karşıtı bir tavra sahip binlerce öğretim üyesi bulunmaktadır.

Bugün sorun, "üniversitelerin yasakçı anlayış tarafından temsil edilmesi"dir.

Ancak bu kez tartışma sanıldığından daha derin ve büyük, özellikle kimi öğretim üyeleri açısından bu kalıpların içine sığamayacak kadar tahkir edici…

Zira tartışma dindar-laik tartışması değil, özgürlükçü ve yasakçı bakış arasındaki ayrışma tartışması ve bu tartışma ülkenin yaşadığı 15-20 yıllık deneyimin sürecinin içinden süzülüp geliyor.

ÜAK toplantısına "27 rektörün katılmadığını" bir kenara not düşün…

Not düşün: "Kimlikleri itibariyle İslami kesimden uzak öğretim üyelerinin başını çektiği bir insiyatif dünden beri ses veriyor". Çeşitli üniversitelerden akademisyenler, üniversitelerde kılık-kıyafetin serbest bırakılmasını destekleyen bildiriyi imzaya açmış bulunuyorlar.

Aralarında Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu, Prof. Dr. Eser Karakaş, Prof. Dr. Naci Bostancı, Prof. Dr. Levent Köker, Prof. Dr. İhsan Dağı, Prof. Dr. Ümit Cizre var.

Bildirileri ise şöyle:

"Üniversitelerin düşünce, ifade, din ve inanç özgürlükleri ile eğitim ve öğretim gibi en temel insan hakları karşısında yasakçı değil özgürlükçü bir tavır alması gereken kurumlar olduğunu düşünüyoruz. Üniversitelerimizin çağdaş uygar toplumlara yaraşır biçimde, özgürlüklerle ve bilim üretimiyle anılmasını istiyoruz. İstisnasız her demokratik ülkede olduğu gibi üniversitelerimizde de kılık-kıyafet serbestliğinin; hiçbir din, inanç, düşünce, ırk, grup ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bütün öğrencilere tanınması gereğine inanıyor; aksi yöndeki tüm düzenleme ve uygulamalara bir an önce son verilmesini talep ediyoruz."

Bunlar önemli gelişmeler…

Konumuz örtü, din, inanç değil.

Konumuz temel hak ve özgürlükler…
Ali Bayramoğlu

Friday, February 1, 2008

“Rektör”dür, “Yasakçı”dır, “Yabancı”dır…



Başörtüsü yasakçısı üniversite rektörleri, laiklik kisvesi altında faşizan tavırlarını sergilemeye devam ediyorlar…

Mesela, İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu zerre kadar sıkılmadan ve utanmadan diyor ki:

"Üniversitelerde başörtüsü sorunu yoktur. Öğrenciler başlarını açarak üniversite kapısından içeriye giriyorlar. Mağdur olmuyorlar…"

Oysa, cinayeti hep birlikte görmüştük…

Üniversite kapısındaki öğrencilere zor kullanarak başlarını açtırtan "28 Şubat Faşizmi" idi…
Prof. Hilmioğlu ve benzeri rektörler, işbu faşizmi meşru göstermeye çalışıyorlar…

Dahası, Hilmioğlu "TBMM'yi en büyük irade olarak görmediğini" söylüyor: Laikçi Rektör'ün en büyük sıkıntısı, "darbeci askerlere selam duramamak" olmalı!

* * *

İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mesut Parlak ise "Fiyonk mu yaptı, çenesinin altından mı bağladı diye herkesin başına adam mı dikeceğiz?" diye soruyor…

Benim çok daha parlak bir sorum var: Bugüne kadar "çene altı" veya "fiyonk" formülünü kim öneriyordu?

Doğru cevap, a) şıkkında: Asker! GATA formülünün uygulayıcısı olan Asker!

Türban sorunu çözülecek diye paniğe kapılan Prof. Parlak ve benzeri laikçiler, askerlere bu zamana kadar neden GATA'daki uygulamayı sormadılar, dersiniz?

"Çene altı" formülünü öneren türbanlı öğrenciler ya da başörtülü kadınlar değil ki!

* * *

"Çene altından bağlı başörtüsü, pilav üstü kuru gibi bir tanım: Cumhuriyet tarihinde böyle bir hukuk komedisi yok. Dünya bize gülecektir" diye hadiseyi makaraya almaya çalışan "Milliyet Üniversitesi Rektörü" Güneri Nicholson, bugüne kadar çeşitli vesilelerle "çene altı, fiyonk veya eşarp" uygulamalarından söz edenlerin laikçi kesime ait kimseler olduğunu kasten göz ardı ediyor…

Evet, ortada hem de seçmece bir saçmalık var ama bunun müsebbibi, "ne diyecekler" diye mütemadiyen "askerin ağzına bakan" Güneri Nicholson ve benzeri "yabancı" rektörlerdir!

Dünyanın hiçbir laik üniversitesinde türban yasağı yok; hal böyle iken, oralardakiler Türkiye'deki laikçi yasağı "komik bulmuyorlar" ama şimdi bize "çene altı çözümü"nden dolayı gülecekler, ha!

Doğrusu bizdeki faşizan yasak kelimenin tam anlamıyla "trajik"tir!

* * *

Geçmişte CHP Meclis Grubu'nda kürsüye çıkmışlığı bulunan muhalefetteki ODTÜ Partisi Genel Başkanı Ural Akbulut ise "Çene altı diyorlar ama çarşafla bile gelen olacak! İşi gücü bırakıp kapıda gelen geçene, seninki çeneden bağlı, seninki değil giremezsin mi diyeceğiz?" diyor…

Oysa, "askerci bir rektör" olarak pekala TSK'nın "GATA formülü"nü nasıl uyguladığına "yerinde" bir göz atabilir!

Sahi, 28 Şubat'la birlikte bütün rektörler işlerini güçlerini bırakıp "türbanlı öğrenci avına" çıkmamışlar mıydı? Onları "İkna Odaları"nda ışıksız bırakmamışlar mıydı?

* * *

Finali Ce Ha Pes Rektörü Deniz Baykal'la yapalım…

Zat-ı şahanelerinin, AKP iktidarının ilk yılı boyunca "üniversitelerdeki türban yasağı"na karşı olduğuna tanığım!

O günlerde "Türbanlılardan oy istiyorum" demeçleri veren Ana Muhalefet Rektörümüz şimdilerde "Türban, başörtüsü değil; yabancı üniformadır" diyerek hem kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor…

Hem de, milletinin değerlerine yabancılaşmanın zirvesine çıkmış bulunuyor…

"Nedir bu türban? 50 yıl önce türban var mıydı? İslamiyet yeniden mi yorumlandı? Yeni peygamber mi geldi?" diyerek şarampole yuvarlanan Baykal; sadece elli yıl önce değil, nice elli yıllar önce de başörtüsünün farklı adlar altında var olduğunu bilmezmiş gibi konuşuyor…

Türbanı İhsan Doğramacı'nın telaffuz ettiğini gayet iyi bildiği halde hâlâ mugalata yapıyor, Ce Ha Pes lideri Erol Taş: Sadece başındaki örtüsüyle/tesettürüyle 85 yıl önceki Latife Hanım'ı değil; partisinin grup toplantılarında birlikte resim çektirdiği "türbanlı kadınları" da unutmuş görünüyor!

O kadınlar mı yabancı? Elbette değil!

Baykal başta olmak üzere "yasakçı rektörlerimiz"dir, "yabancı" olan!
Tamer Korkmaz