Thursday, May 29, 2008

Abdestli, namazlı bir istihbarat örgütü

CHP Genel Sekreteri Önder Sav, hacca gitmek istediğini söyleyen bir vatandaşa, "Paranı Araplara kaptırma", "Bakarsın Muhammed seni bırakmaz orada" falan diyerek...

Din ve dince kutsal sayılan değerlerle kafa bulmaya kalkmış bir siyasetçidir.

Hiç lamı cimi yok...

Önder Sav ayıp etmiştir... Hem de çok ayıp etmiştir...

Çıkıp mertçe özür dilemek, özür dileyerek büyümek yerine...

Kaçarak, saklanarak, geçiştirmeye çalışarak, kulağının üzerine yatarak bir kat daha ayıp etmiştir... Mesele bu kadar basittir...

Ama şunu da söyleyelim:

Bu ayıp, Önder Sav’ın kişisel ayıbıdır... Kendisini bağlar...

Oysa...

Önder Sav’ın CHP Genel Merkezi’nde yaptığı bir görüşmenin dinlenmesi, hepimizi ama hepimizi ilgilendiren muazzam bir hak ihlalidir...

"Ergenekon" kadar mühimdir...

"Susurluk" kadar ürkütücüdür...

* * *

Dolayısıyla...

Gün, mesela "Ekrem arkadaş"ın, mesela "Fehmi üstat"ın, mesela "Şamil kardeş"in, yani bilcümle sıkı "Ergenekon avcıları"nın harekete geçme günüdür...

Madem gayri nizami istihbarat örgütlerine, derin devlet faaliyetlerine, çeteleşme gayretlerine karşı kahramanca bir direniş gösterilmektedir...

O halde...

İşte buyurun:

Karşınızda yakalanmaktan, deşifre olmaktan, bela çıkarmaktan, skandal yaratmaktan çekinmeyen, CHP Genel Merkezi’nde genel sekreterin makam odasında ortam dinleyen, cüretkár mı cüretkár, tehlikeli mi tehlikeli bir odak!

Adamlar, anamuhalefet partisinin ikinci adamını dinliyorlar...

Hem de "dinleme böceği" falan yerleştirmeden...

Uzaktan ortam dinleme yöntemiyle...

Yani fena halde profesyonelce...

Peki dinliyorlar da ne yapıyorlar?

Şunu yapıyorlar:

Dinleme sonucu elde ettikleri sonuçları, İslami cenahın en müptezel, en kalleş, en kullanılmaya müsait, en ilkesiz yayın organına servis ediyorlar...

* * *

Evet... "Ergenekon avcıları"nın bütün ustalıklarını sergileyerek üzerine gitmesi gereken bir olaydır bu...

Hatta ben, "hazırlık soruşturması" için beş adet soru bile hazırladım...

Dileyen kullanabilir:

BİR: İçişleri Bakanı Beşir Atalay, "Dinlemeyi kimin yaptığı belli değil" diyor... Böylesi bir profesyonel dinleme faaliyetini, "Casusluk oyunları oynayan amatör bir grup"un gerçekleştirmesi mümkün müdür?

İKİ: Devlet içinde yapılanmış bir odak, hükümetten yüz bulmadan bu tür bir faaliyeti yürütmeye cüret edebilir mi?

ÜÇ: Medya organlarını satın alarak kendi medyasını yaratan, yandaşlarını zengin ederek kendi zenginini yaratan bir iktidar yapılanmasına neredeyse alışmaya başladık... Acaba bundan sonra da kendi istihbaratını, yani kendi MİT’ini kurmuş bir iktidar yapılanmasına mı alışacağız?

DÖRT: Daha düne kadar sorumlularını uçaklarında ağırladıkları bir gazetenin, böylesi bir faaliyetin merkezinde yer almasının hiç mi bir anlamı yoktur? Bu gazete pis işler için kullanılan bir gazete mi olacak?

BEŞ: Bu dinleme olayı, toplumda "Hepinizi dinleriz / Adamı rezil ederiz" korkusu yaymak için mi gerçekleştirilmiştir?

Küçük bir AKP sözlüğü

ÇİRKİN: Tayyip Erdoğan’ın kendince olumsuz bulduğu her türden gelişme karşısında yüzünü hafiften buruşturarak kullandığı kelime...

RAM OLMAK: Herhangi bir biat törenine gerek olmaksızın oyçokluğuna mutlak itaat...

BAKANIM: Tayyip Erdoğan’ın altında çalışan bakanları için kullandığı bir niteleme biçimi... Yarı sahiplenme, yarı otorite içerir...

GÖRECEKSİNİZ: Abdullah Gül’ün yapmayı planladığı bir atılıma dikkat çekmek için sıklıkla kullandığı bir kelime...

MUSTAFA İSEN: Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri... Cumhurbaşkanı’nın eşinin yol açtığı sorunsallarda topun atıldığı bahtsız kişi...

REMZİ GÜR: Yeryüzünün gelmiş geçmiş en acemi, en çaylak ve en beceriksiz rüşvetçisi...

ÖFKE: Bir hitabet sanatı...

UCUBE: Sulukule...

KAŞIKÇI ELMASI: Hanımefendi’nin "Neden Çankaya değil de Topkapı’da" diye aklından geçirdiği 86 kıratlık elmas...

RÜŞVET: Baykal’ın bakanlık yaptığı dönemlerde ileride başbakan olacak adamların bile vermek zorunda kaldıkları iş yaptırma parası...

BU BÖYLE BİLİNE: Tayyip Erdoğan tarafından, sözlerinin kuvvetini artırmak için kullanılan bir tabir...

FIRST LADY:
İtikatta Emine Erdoğan’ın, amelde Hayrünnisa Gül’ün işgal ettiği pozisyon...

KATAR: Sıla...

KARİKATÜR: Erdoğan’ın hukuk bürosunda "Gelir getirici çizgiler demeti" olarak algılanan bir sanat türü...

ANA: Alıp gitmemiz gereken bir yakınımız...
Ahmet HAKAN

YORUM:ÇOK EŞLİLİK ,FIRSATÇILIK ve SUİSTİMAL ÇEŞİTLERİNE BİRKAÇ ÖRNEK

Uzun bir aradan sonra yeniden sizlerle beraberim
Herkese saygılar ,selamlar
KURTOGLU

Hemen yorumuma geçiyorum :)

Çok eşlilik 2 boyutta bakılması gereken bir durum

1. si islam dinine mal edilen 4 evlilik iddiası
2. si ise batılı hayat tarzında evlenmeden birden çok kadınla birlikte olma durumu

islam dini sanılanın aksine 4 evliliği ORTAYA çıkarmamıştır
aksine evlenmeyi 4 le kısıtlamıştır

...........2. şer evlenmenizde günah yoktur .......3. er evlenmenizde günah yoktur ...4 er evlenmenizde günah yoktur ...... diye ayet devam eder

ayetin devamında cenab- ı ALLAH aralarında adeleti sağlayamazsınız, bir tanesiyle evlenin diyerekten en fazla 4 evliliğe izin vermiş olup 1 taneyle evlenmeyi tavsiye etmiştir

ayetin başlangıç kımında ise yetim ve öksüzlerden bahsederek evlenmenin zaruretini hangi şartlarda birden fazla evlenme durumu olabileceğini bildirmiştir

işin aslı şudur ki islam dini 4 evliliğe ruhsat değil evlenmeyi 4 le sınırlandırmış OLDUĞUDUR

işin garip tarafı ayetin iniş dönemini bilmemiz gerektiğidir ki bu ayetler indiği dönemde evlilikte sınır yoktu ve istenildiği oranda kadınla evlilik mümkündü

bu ayetler indikten sonra müslüman olan bir sahabeye peygamber efendimiz kadınlardan 4 tanesini yanında tut diğerlerini ise bırak demiştir ki ayetin indiği zaman ki durumu bilmemiz GEREKTİĞİNE İNANIYORUM

10 kadınla evli olan bu şahıs ,müslüman olunca 4 tanesine ruhsat bulabilmiştir diğerlerini ise bırakmak durumda kalmıştır
peygamber efendimiz nefsine ağır gelmesin diye limitin son hali olan 4 tanesini yanında tutmasını diğerlerini ise bırakmasını istemesidir
birkaç sahebeden bu şekilde 4 den fazla eşi olanın olduğu bilinmektedir peygamber efendimiz ayetten sonra sonra 4 den fazla evliğe müsade etemmiştir
evli olup müslüman olanlara ise 4 tanesini yanında tutmalarını diğerlerini ise bırakmasını söylemiştir
bu da demektir ki islam kadınlarla çok eşlilik durumunu artırmamış aksine kısıtlamıştır , öncelikle bu böyle bilnmelidir


2. olarak 4 evliliğe karşı çıkan batılı ülkelerde evliliği ayrı, cinsel yaşamı ayrı ayrı değerlendirmeye tabi tutmaktadır ki bu çifte standartın ta kendisidir.....


4 evliliğe karşı çıkıp cinsel yaşamlarında inanılması güç olabilir ama 5 000 kadınla birlikte olanlara rastlamak hiçte zor değildir

bunlara göre 4 evlilik cahillik, 5 000 kadınla düşüp kalkmak ise modern hayatın bir parçasıdır

batılı ünlü bir modacı 1-2 sene kadar evvel hayatında 5 000 kadın girdiğini para karşılığı istediği zaman kadınlarla beraber olduğunu hatta kadınlardan bişey anlamadığını belirtmiş ,gazetelerin ara sayfalarında bu haber yayınlanmıştır

kendisini tanımamkla birlikte örnek taşkil edeceği noktasında bu bağlamda mühim bir haberdir


batılı değerlere göre sapkınlık artmış olup sadece çoçuk sahibi olmak için evlenilir olmuştur
hatta çoçuk sahibi olup evlenmeyi düşünmeyenlerin sayısı hiçte az değildir
bu durum batının çöken ahlak değerlerinin zirve yaptığının göstergesidir

isim vermek doğrumudur bilmiyorum ama sanatçılardan m. ali erbil adlı vatandaş bir televizyon röpörtajında hayatında 5 000 kadınla beraber olduğunu itiraf etmiştir
2-3 sene evvel olan bu röpörtajı izlerken bizim batının çöken ahlakından nasibimizi aldığımız hatta yarış halinde olduğumuzu üzülerek gördüm

hal böyle olunca 4 evlilik gayet masum kalıyor

toplumuzda görülen başka hadiseler vardır ki gizliden 2. ci evliliği yapıp hatta 3. evliliği yapıp kimselerin haberi olmadan yaşanların olduğudur
birileri ruhsat diye evlenmeyi değil nefsinin isteklerinin peşinde koşar hale gelmiştir
gizli evlilik yapıp 2 şahitle dini nikah kıyıp düğün yapmaksızın çok eşlilik sürdüren vardır
halbuki nikahın bir parçasıda duyurmaktır, ilan etmektir

peygamber efendimiz nikahı ilan edin buyurmuştur
kimileri nikahı bırak gizlemeyi amaç edinmiştir
bunların yaptıkları islami midir yoksa islamı kılıf edinmek midir ?

kimileri yardım etmek bahanesiyle zor durumda kalan bazı kadınlara bu şekil yaklaşıp,evliliğe yönlendirmektedir
zor durumda kalan kadın bir anlamda evliliğe mecbur kalmaktadır
bazı kişiler gizli evlilikle yaşam sürmeyi kendi nefislerine yedirebiliyorlar
buna fırsatçılık denir ,bu fırsatçılar maalesef yarayan kanamızdır

yakınlarda duyduğum 3-4 ay kadar önce yaşanmış bir olayı nakledeyim
malatya belediyesinde bir çalışanın zimmetine para geçirdiği ortaya çıkmış
bu çalışanın olayının bir berberde konuşulurken şahit oldum

adam zimmetine para geçirmiş ve olay kapatılacak gibi bir olay olduğunu olayın dallanmadan kapatılacağı izlenimi olduğunu işittim

şimdi adamı aklama mantığı ise kendi adamımız diye bildiğimiz herifin neden şimdiye kadar haberin olmadı da yolsuzluktan haberin olamdı şeklindeki söylentilerden kurtulmak için

sende işin içinde varsın iddialarından kurtulmak için maalesef kapatılacak gibi sözler duydum ve üzüldüm maalesef bu da toplumuzda yarayan bir ayrı yara ...

olayın asıl mezusu belediye çalışanının 3 evli çıkması idi ...
acı ama gerçek adam 3 karısı var ve hepsini ayrı ayrı idare ediyor hepsine ayrı ayrı ev tutmuş

haliyle yolsuzluk yapacak ki 3 ayrı evi doyurabilsin bir memur maaşı ile 3 ayrı nufusu nasıl geçindirebilir ki

kaldı ki 3 ayrı evliliği açıklasa olay çıkar bir başka boyutta ise nasıl geçiniyorsun diye sorulara muhatap olursun ki maalesef gizlemek için başka bir sebep daha...

önce nefsini doyuramayan aciz ,karınlarını doyurmak içinde çalmayı düşünüp belediyenin kendisine verdiği görevi süistimal edip hırsızlık yapması ve bu durumu kağıt üzerinde sanırım uzun bir süre başarabilmiş olmasıdır

sonunda hesap bir yerde bozuluyor ve denetlemelerde açık ortaya çıkıyor
araştırmalar sonucunda belediye çalışanı yakayı ele veriyor

bu da 3 evliliğin yaşam standartları hakkında bir boyut olarak aklımızda kalması gereken bir durum diye düşünüyorum

Yorum: İmam-Öğretmen

Sevgili dostum sen de teslim edersin ki saydığın ayaklanmaların hemen hemen tamamı son derece sınırlı bir yere sıkışmış olmasının yanı sıra, Kürtçü temelleri yoktur. Bunlarda bir ırksal kimlik olmadığı için de –ki Kürtlerin millet bilincine sahip olma süreci 1900’lerden sonraya rastlar- şu anki genel PKK olayından son derece farklı bir konuma sahiplerdir. Bu nedenle alamet-i farikaları ayrılıkçı bir özelliğe sahip olmaları değildir. Belki Koçgiri aşiretinin isyanını biraz bu kapsama sokabilirsin ama onda da Alevi köklerin Kürtçülükten çok daha fazla rol oynadığı açıktır.

Nitekim ilk gerçek anlamda Kürt isyanının Şeyh Sait ayaklanması olduğu söylenebilir ki İslamiyet-Kürtçülük unsurları birbirine girmiş durumdadır. Giderek de bugüne kadar Kürtçülük hareketinin İslamiyet’ten sıyrıldığını ve ayrılıkçı unsurların materyalist felsefelere yöneldiğini gözlemlemek mümkün.

Celali ayaklanmaları ise milliyetçiliğin ortaya çıkışından çok öncelere rastlar ve bu kategoriden çok farklı bir konumdadır.

Ermeni ayaklanmaları ise başlı başına milliyetçiliğin bir sonucu ve uzantısıdır, aynen Arap kabilelerinin başkaldırısı gibi.

Yani sonuç olarak öze dönersek, Kürtlerin toptan bir halk olarak devlete karşı rahatsızlık duymaları cunhuriyetten sonraya rastlar. Özellikle 1930’larda başlayan Türkleştirme (Turkification) politikaları, Dersim (Tunceli) isyanından sonra kayda değer büyük bir ayaklanma olmamasına karşın genel Kürt huzursuzluğunun, dolayısıyla PKK kalkışmasının temellerini atmıştır. Bugün 12 Eylül generalleri bile yaptıkları yanlışları itiraf etmektedirler.

Bu arada ayrıştığımız temel noktalardan biri, muhafazakarlık kavramını Kurtuluş Savaşı’ndan soyutlamandır. İslami unsurların Kurtuluş Savaşı’nda önemli bir rol oynadığını, askerlerin “şehit” olma ülküsüyle cesaret kazandığını, namaz kılıp savaşa gittiklerini, Kur’an okuyarak ölüme koştuklarını eminim sen de bilmektesin. Herhalde “savaştan sonra laik cumhuriyet kuracağız, ezanı Türkçe yapıp şeriat isteyenleri sallandıracağız” deseydin o askerler dönüp önce senin kafana kurşunu sıkarlardı.

Hal böyleyken laikliğe gönül vermiş aydınlık Türk askerleriyle savaşım verildiği izlenimi komik kaçmaktadır. Zaten kırılma noktası, ilk meclisten ikinci meclise geçme sürecidir. Kurtuluş Savaşı’nı veren ilk meclistir, devrimleri yapan ise ikincisi. Asıl sistem ikinci meclisin eseridir. Yani Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştiren kadro ile sistemin temellerini atan kadro büyük ölçüde farklılaşmıştır. Bu tarihsel bir gerçektir. Ortada bu çeşit ciddi bir kırılma varken süreci kesintisiz bir bütün olarak görmek tutarsızdır.

Toplumdaki dinamiği de sahte bir dincileşme şeklinde açıklayamazsın. Burada iktidar ile kitle arasındaki fark önemlidir. ABD etkisi, ikiyüzlülük, … vs gibi şeyler teorik olarak olsa olsa siyasal iktidar sahipleri veya ufak bir üst azınlık için söz konusu olabilir. Oysa biz milyonlardan söz etmekteyiz. İstibdat … vs gibi yaklaşımlar da yönetsel kadroyu niteler, halkı nitelemez.

Muhafazakarlığın modern veya post-modern yaşam ile birlikteliğinin toplum tarafından hayata geçirilme süreci ise bir vakıadır sevgili dostum. Bunu kişiler iyi veya kötü görebilir, ama bu böyle bir sürecin var olduğu gerçekliğini değiştirmez. Ben bunu sevmesem bile inkar edemem, ki benim algılayışım açısından hiç uygun olmayan birtakım öğeleri de içermektedir. Ancak ben buna “böyle bir şey yoktur, yapmadır, dış kaynaklıdır, bir süre sonra geçer, …vs” desem olanlara değil inanmak istediğime inanmış olurum. Hatta bu süreç öyle güçlü ki, kemikleşmiş yapıyı söküp atmak üzere. Türkiye ister istemez yeni bir sürecin içindedir bile ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

AKP bu sürecin ürünlerinden sadece biridir. Bugün AKP gider, yarın BKP gelir. Bugün Tayyip gider yarın Mustafa gelir. Ama sonuç değişmez.

Wednesday, May 28, 2008

Yorum: İmam-öğretmen

Yunus dostum öyle bir yazı kaleme almışsınki Bir çok noktasına katılmadığımı bilmeni isterim.
Önceliklle Şu osmanlı zamanında herkes çok rahattı vs efsanesinden başlayalım.

Büyüklü küçüklü yüzlerce kürt isyanı arasında en önemlileri bunlardır

1806, Baban Aşireti, Abdurrahman Paşa İsyanı
1833-1837, Mir Muhammed (Soran) İsyanı
1843, Bedir Han İsyanı
1855, Yazhan Şer İsyanı
1878-1881, Şeyh Ubeydullah Nehri İsyanı
1919-22, Simko (Ismail Ağa) İsyanı
11 Mayıs 1919, Ali Batı İsyanı
21 Mayıs 1919, Mahmut Berzenci İsyanı
6 Mart 1921, Koçgiri İsyan

aynı zamanda Celali isyanlarını da untumayalım. Hani Şu yolsuzluğa,baskıya karşı çıkan Anadoludaki isyanlar Osmanlının Bastıramadıkları celali liderlerini PAŞA yaptığı insanlar.
birde gayri müslümler meselesi var,ermeni isyanalrının ne zaman başladığını hepimiz biliyoruz. Keza ARAPLAR ,ın isyanalrı da ayrı kategori bunlar içinde yemen isyanında 1871 den 1918 e kadar 2 milyon osmanlı vatandaşı ölmüştür. Dürzi isyanlarını ve Mısırdaki isyanlarda Osmanlı düzenin rasyonel bir düzen olamadığını ve sonuçta iflas edeceğinin göstergesidir.

Birde şunu belirtmek zorundayım O ŞU AN ELEŞTİRDİĞİN SİSTEMİ KURAN İNSANLAR VE ONLARIN DİRENİŞÇİ ve düşmana asla teslim olmayan ruhları olmasa idi. Şimdi böyle bir devlette yoktu. Büyük devletlerin hepsinin anlaşıp sevr anlaşması diye bir anlaşmayla 1000 PARÇAYA böldüğü bir Ülkeyi külden varetmişlerdir. Bunun ne kadar önemli bir olgu olduğunu idrak ettiğine emimim. Günümüzde ABD otoritesi tek başına istediği yeri bölmekte parçalamakta ve işgal etmektedir. Ki birde geçmişi düşün.

Aynı zamanda ne yazıkki Şu an senin yücelttiğin MODERN-MUHAFAZAKARLAR'ın geçmişte düşmanla Mücadele konusunda nasıl bir strateji izlediğini de biliyorsun. Asla Düşmanı kızdırmamak ve kurtuluşu onlarla yakınlaşmakla arayan bir ideoloji idi ve yenildiler. BU ZAFER Türk insanın içindeki azim ve Boyun eğmeme güdüsü ile kazanılmıştır. Ama O zaman Şu an ülkede iktidarda bulunan partinin ilk versiyonu yani Hürriyet ve İtilaf FIRKASI şu an AKP ne söylüyorsa o zamanda aynısını söylüyordu.
Aynı zamanda Hürriyet ve İtiaf partisi Bunun içine Mustafa KEMAL de dahil Tüm İttihatçıları vatan haini ilan etmiş ve halkı onlara ve Asker üniforması giyenlere karşı kışkırtmış Üniformalı subayları halka linç ettirmiştir. Günümüzde AKP de aynısını yapmakta Ve vatanını milletini seven herkesi buna bende dahilim heralde Çeteci,darbeci İLAN ETMİŞ VE GÜDÜMLÜ MEDYASI ile de halkı tüm vatanımı seviyorum diyen insanlara karşı kışkırtmaktadır.

Modern bir muhavazakarlaşma söz konusu değildir. Tam tersine Tam anlamıyla Bir İRTİCA yani geriye gidiş söz konusudur Dİyanet hacılara refakat edecek doktorlara sağlık sorusu değil din ile ilgili sorular sormaktadır. BU SÜRECİN BÖYLE DEVAM EDECEĞİNİ ve kimsenin önünde duramayacağını yazmışsın ama BENCE YANLIŞ TAHLİL ETMİŞSİN. Muhafazakarlaşma dediğin şey SAHTE bir dincileşme olduğu ve insanları birbirine karşı ötekileştirdiği için ömrüde fazla olmayacaktır. BİZ YAPARSAK MÜBAH BAŞKASI YAPARSA GÜNAH anlayışı ile kendine yol alan bir zihniyet elbet İnsanlık onurunun önünde yenilecektir.. 33 YIL Süren ABDÜLHAMİT istibdatı bile bitmiştir. Bunların istibdatı ise bu akdar uzun süreli bile olmayacaktır.

AKP yi yaratan bu ülkenin iç dinamiği değil Iraktaki İşgaline destek arayan ABD nin desteğidir. Emperyalizmle sonuna kadar bütünleşeceğini vaat ederek iktidara gelmişler. Ve halkın zayıf olduğu din argümanını kullanarakta halkı terorize etmişlerdir.

Yorum: İmam-öğretmen

Hadesperado dostum, herhalde Türkiye’de son seksen yıldır gelip geçen kitlelerin hepsinin senin gibi baskıdan uzak kalmış, konuştuğu dil ve yaşayışı yüzünden resmi ayrımcılığa tabi tutulmamış, hak ve hukukunu çağdaş normlar seviyesinde yaşayabilmiş, kıyafeti nedeniyle temel haklardan mahrum edilmemiş kişiler olduğunu düşünüyorsun. Bunun böyle olduğunu zannetmenin bile bir şans olduğunu düşünüyorum, çünkü aksini bilmek insanı rahatsız edebiliyor.

Demek ki bugün büyük huzursuzluk duyan kitlelerin hepsi ya bir yanılsama içerisinde, ya da kanları bozuk.

Dilersen Türkiye’nin cumhuriyet sonrası yakın tarihine bir göz atabiliriz. Bu oldukça uzun bir tartışmayı beraberinde getirecektir ama aydınlatıcı olacağı konusunda hemfikir olabileceğimizi sanıyorum. Recep Peker’den, Afet İnan’dan girip Mahmut Esat Bozkurt’tan bir çıkalım. Devletin resmi kayıtlarda yer alan politikalarına da bir göz atalım, şeytanın sor dediğini soralım. Bu politikaların bugün devlet içindeki uzantılarını sorgulayalım. Eminim ki ortaya çok şaşırtıcı gerçekler dökülmüş olacaktır.

Bu şekilde statükonun günümüzde muhafazakar kitlelerle, özgürlük yanlısı liberallerle, Kürt kökenli vatandaşlarla, gayrı Müslim azınlıklarla, … yani toplumun çoğunluğuyla olan kavgalarının kökeni bulunabilir. Öyle kavgalar ki toplumsal büyük ayrışmaları beraberinde getirmiş, ülkeyi parçalanmanın eşiğine sürüklemiş. Yüzlerce yıl Osmanlı’da gıkı çıkmamış insanlar 50 yılda devlete başkaldırmış, halen de başkaldırı devam ediyor. Allah’tan halklar o kadar birbiriyle iç içe geçmiş ki halen bölünmedik.

Ayrıca bürokrasinin sivil bir anayasadan bu kadar korkmasının sebepleri de böylece ortaya çıkmış olur. Hem çağdaş bir demokraside olması gereken sivil anayasaya ve hukuk ilkelerine karşı çıkıp her yolla bunları bertaraf etmeye çalışacaksın, hem de uygarlıktan bahsedeceksin. Bu kadar komik bir bahane, zaten belli şeyleri kendiliğinden açığa çıkarıyor.

AKP’yi gayet iyi açıkladığım düşüncesindeyim ama tekrar edeyim…

AKP kendisi bir toplum dinamiği yaratmamış, aksine bir toplum dinamiği onu yaratmıştır. Bu da yeni bir muhafazakarlık-modernlik modelidir. AKP’nin iyi veya kötü olup olmadığı bundan bağımsızdır.

Cumhuriyetin öngörmediği ve karşı çıktığı bu sentez Türkiye’yi dönüştürmektedir. Yoğun bir iç destek bunu kaçınılmaz hale getirmiştir, yani statüko zaten yenilmiştir ve uzatmaları oynamaktadır. Bu da bir temenni veya mutluluk ifadesi falan değildir, çünkü bu sürecin ayrıntılarıyla neler getireceğini tam olarak kestirmek zor. Kesin olan tek şey statükonun yıkıldığı ve yeni bir yapılanma olduğudur.

Bu saatten sonra darbe de yapılsa fark etmez, çünkü darbe ortamı gevşediği anda yıkılış çok daha hızlı ve sert olur. Yani atılacak her karşı adım statükonun kendi bacağına sıktığı ve ölümünü hızlandıracak başka bir kurşun olur. Türkiye’de artık bir darbe yapıp bunu uzun soluklu devam ettirebilmek de mümkün olmadığına göre daha fazla söylenebilecek bir şey de yok demektir.

Yorum:Yalnız Ülkem Cümlesinin Kodları

Sevgili hadesperado yazı için tşkler...
N.B.Ceylan ile iligili haberleri okurken ,sinema yazarı olarak takip ettiğim A.M.Güven'in yorumu da çok hoşuma gitti,paylaşmak istedim arkadaşlar...Bu yorumlar hepizin ortak düşüncelerini yansıtıyor olmalı...
saygılar...
aKrep...

''Onun gibisine bu yakışır
Ali Murat Güven (Yeni Şafak Sinema Yazarı):
'Düzene muhalif olmanın, siyasal sisteme yönelik bazı şikayetleri dile getirmenin tek yolunun Türkiye'ye sanat üzerinden küfür edip durmak olmadığını da bazılarının gözünün içine soka soka gösterdi bu değerli sanatçı. Kendisini kariyerinin başından beri dikkatle izlemiş bir hayranı olarak iyi biliyorum ki bu tavrı kesinlikle tesadüfi değil, aksine son derece bilinçlidir. Onun için başarının yolu Türkiye düşmanlığından değil, iyi filmler yapmaktan geçiyor. Türkiye'nin de işte tam olarak böyle muhaliflere ihtiyacı var. “Ben sanat yapıyorum, sanatçı da sistemle sorunu olan kişidir” iddiasının ardına sığınarak, bilinçaltı kompleks ve nefretlerini ülkesinin üzerine boca eden ruh hastalarına değil... ''

Tuesday, May 27, 2008

“Yalnız ülkem” cümlesinin kodları

Nuri Bilge Ceylan, bu sefer üzerinde smokin var, Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü alıyor ve diyor ki “Yalnız ve güzel ülkeme.” Ceylan’ın hiçbir politik çıkışını, hiçbir tartışmada yer alışını hatırlamıyoruz. Siyasi konularda fikir belirten, yabancı gazetecilere demeçler verip onların iştahını kabartan biri değil. Türkiye’de de medyanın çok uzağında.

İşini yapan bir adam. Gerçek bir sanatçı ve bütün konsantrasyonunu da filmlerine vermiş durumda. Hiçbir çevreden çıkar beklentisi olduğunu da görmedik. Parasal ilişkiler kurduğunu da. Tam anlamıyla bileğinin hakkıyla kazandı ödüllerini. Kendi kendine çalışarak buralara geldi ve her seferinde, ne yapsa dünyada karşılığını buluyor. Sadece sanat yapıyor, birileri de onun yaptığını alkışlıyor.

Peki sizce “Yalnız ve güzel ülkeme” sadece sanatsal bir cümle mi? Ödül kabulünde bu büyük yönetmenin bu kadar yalın bir cümle seçmiş olması düşünülmemiş olabilir mi?

Nuri Bilge Ceylan’ın bu sözü çok önemli bir altmetni taşıyor. Her şeyden önce Fransa’da Türkiye’den “yalnız bir ülke” diye bahsedilmesi Avrupa Birliği sürecindeki bir ülkenin uyarısı olarak yorumlanamaz m?

Ceylan, apaçık AB’ye mesaj veriyor. Türkiye’yi yalnız bıraktıkları, rejimin tehlikeye atılmasına seyirci kaldıkları ve bugünkü durumda payları olduğu için.

Bir anlamda da çağrı: Türkiye’yi yalnız bırakmayın, burası güzel bir ülkedir demek istiyor. Kendi ülkesinin arkasında duruyor, çıktığı toprakların kendi sanatına katkısını savunuyor.

En önemlisi asla ve asla Türkiye’yi şikayet etmiyor. Yabancılara karşı karalamıyor. Ama bu cümle, hataları olan bir Türkiye’nin yalnız bırakılmadığı takdirde yanlışlarının üstesinden geleceğine dair de bir umut içeriyor.

Bence çok naif ama çok da devrimci bir ödül konuşması. Abartılı ve süslü cümlelerle değil, içtenlikle söylenmiş, gerçekten entelektüel bir cümle. Nuri Bilge Ceylan’ın sol duyarlılığının, gerçek sol’un yansıması gibi.

Bu cümleyi duyduğumda aklıma Orhan Pamuk geldi ister istemez. Onun Nobel konuşmasını yaptığı salondaydım ben de. Dün, Fatih Altaylı da Ceylan’la Pamuk’u kıyaslamış. Aklın yolu bir. Biri Nobel, biri en az o kadar prestijli Cannes Film Festivali’nde onurlandırıldı.

Pamuk “Babamın Bavulu” konuşmasını yaparken, ben de tarihe tanıklık ettiğimi hissediyordum. Ama bugün de bir gazeteci olarak, tarihe not düşme görevi yapıyorsak eğer bazı gerçeklerin de artık dillendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Orhan Pamuk, sanatından çok sözleriyle gündemde Batı dünyasında. Nuri Bilge Ceylan ise sadece ve sadece işleriyle. Aralarındaki en temel fark bu. Biri çok konuşuyor, öbürü hiç konuşmuyor. Biri konuşarak ödül alınacağını düşünüyor, diğeri hiç konuşmadan da ödül alınacağını gösteriyor.

Biri ülkesini şikayet ediyor, diğeri ülkesinin arkasında duruyor.

Biri Türkiye’yi her fırsatta karalıyor, diğeri Türkiye karalanacak bir ülke olmasın diye çağrıda bulunuyor.

Biri ülkesini sevmiyor, diğeri ülkesini seviyor.

Biri ülkesinde hiç sevilmiyor, diğeri ise bu ülkenin insanları tarafından bağrına basılıyor.

Burada birinin diğeriyle arasındaki temel farkları düşünmesi gerekiyor.

Oray Eğin

Yorum: İmam-Öğretmen

Açıkçası her fırsatta dile getirmekten yorulmadığınız şu "Cumhuriyetin dayatmacılığıyla 80 yıldır benimsetilmeye çalışılan" bu düşünceler ve değerler nedir onu tam olarak ifade ederseniz daha faydalı bir tartışma olacak?
bugüne kadar kimse bana ve etrafımdakilere birşey dayatmadı!?
hep kendim okuyup araştırarak anladım, öğrendim...
kimse "şu şöyledir bu böyledir aksini yaparsan hapislerde çürürsün" demedi!?
bu dayatmaların olması için illa yazar/araştırmacı olup bir yerlerde birilerinin pohpohlamasıyla konferans vermek zorunda mıyız?
kamuoyu önünde olan herkes "80 yıllık benimsetilmeye" çalışılan değerlerin veya her neyse bunların baskısı altında mıdır anlayamıyorum...
Sıkıntınız nedir yani onu bir öğrenebilsek...?

bir de şunu tam anlayamadım açıklarsan sevinirim; akp iktidarı, dayatmacı statükonun 80 yıldır benimsetmeye çalıştığı değerlerinin (nasıl oluyorsa) toplum vicdanında reddedilmesinin sonucu mudur? yanlış mı anlamışım yoksa devrim oldu da haberimiz mi yok? üstelik ortada darbe de yok muhtıra da, bu kadar korkmayın...

Öğretmenlerimizin de imamlarımızın da tam donanımlı olduğunu kimse iddia edemez sanırım, mutlaka eksikliklerimiz var, Ahmet Hakan da dahil kimse burada öğretmenlerle imamlar arasında mahalle maçı yapıldığını düşünmüyor...
Düşünceleri değil de bunları insanlara sunanları eleştirmeliyiz belki de?

Şerif Mardin, içi boşaltılan Atatürkçülüğü eleştiriyorsa (ben öyle anlamadım ama neyse) ona lafım yok, bu ülkede Atatürk'ün gerçek düşüncelerini, insanlığını, mücadelesinin anlamını, milletinden saklayıp kendi menfaatleri doğrultusunda bozarak önümüze getirenleri anlatmaktan bıkmadık onlar da bunu yapmaktan...
Bu arada, Şerif Mardin'in mahalle baskısını ortaya attığı geçen seneki röportajından bir bölüm:
Kemalizme karşı mısınız?
Yok karşı değilim. Sadece Kemalizmin gelişmiş bir söylem olduğuna inanmıyorum. Kemalizm aslında Türkiye'yi kurtarmak için ortaya atılmış olan, akıllıca, pratik bir araçlar bütünlüğüdür. Büyük felsefi derinliği yoktur. Ama bir söylemin kurtarıcı olması için illa derin felsefi kökleri olması da gerekmez.
Peki onun günümüze taşınmasına ne diyorsunuz?
Günümüzde sorun şu:
Kimse aslında onun ne olduğunu bilmiyor. Bu söylemin sınırları belli olmadığı için, içinde ne var, dışında ne var, nelerden meydana geliyor, belli değil. Mesela laiklik deniyor. Güzel ama laiklik ne demek, bunu nasıl uygulayacağız? Mesela devletin içinde bir dini bütünlük getirmek isteyen gruplar karşısında laikliğin ne dediği açık değil. Alevilik meselesi de ondan çıkmıştır. Tamam "Laikiz, çok güzel, ama Aleviliği ne yapacağız?" Burada bir riyakârlık; Osmanlı'daki ayrımcı düşüncelerin Cumhuriyet'e intikal etmesi var.
Ama Aleviler Kemalist...
Burada bir paradoks var. Kemalizm, sanmıyorum ki Alevilerin teşkilatlanmalarına pozitif olarak baksın. Kemalizm "Devlet içinde devlet" kurdurmamakta çok kararlıdır. Bu o zaman ne biçim bir laikliktir? Kemalizmin en belirleyici yönünün laiklik olması yetmez, başka şeyler de söylemeli...
Mesela "çağdaş uygarlık"...
İşte "çağdaş uygarlık"ın sınırlarını da çok iyi çizmek lazım. Mesela Türkiye"de sivil toplum kuruluşları Kemalistlerin sınırsız desteğiyle değil kendiliğinden ortaya çıkmıştır
Bahsettiğin "Akp yerine yeni Akpler çıkaracak olan toplum" yolsuzluklara, namussuzluklara, sebepsiz yere işçi dövenlere, tersanelerde binbir sebeple kasten işçi öldürenlere, gemicilere, gazeteci öldürenlere, telekulaklara, devletten kredili medya patronlarına sesini çıkarmıyorsa elbette yeni Akpler çıkarması için yeterince makul nedeni vardır...

Ö.Sav deyince aklıma geldi; bana kalırsa kendilerini Atatürk'ün partisi olarak gösteren Chp'nin bile artık gerçek Atatürkçülükle bırakın yakından, uzaktan bile zor seçilen bir ilişkisi kalmıştır, o da bu gidişle kaybolup gidecek, benim üzüntüm ise bu gidişin Atatürk düşmanları tarafından hep koz olarak kullanılması... "Chp birşey yaptı mı işte Atatürk'ün partisi, Chpli bir vekil birşey dedi mi işte Kemalizm, bunlar böyledir zaten..." gibisinden korkunç bir ilişki kuruluyor, oysa gerçek bu değil. Bu yüzden bari burada artık Chpli vekiller veya parti davranışları üzerinden Atatürk eleştirilmesin, partiyi veya vekillerini eleştirmek ayrı buna lafım yok ama onlar üzerinden artık bunlarla ilgisi bile kalmadığını düşündüğüm gerçek Atatürk düşünceleri eleştirilmesin...

Yorum: İmam - öğretmen

Önce üzerinde yorum yapılan açıklamaların neler olduğunu hatırlatmakta fayda var:

Sosyal Sorunları Araştırma ve Çözüm Derneği (SORAR)’ın Cuma günü düzenlediği ’Türkiye Tartışıyor, Mahalle Baskısı’adlı konferansa katılan Prof. Dr. Şerif Mardin, özetle şöyle demişti:

* Mahalle Osmanlı’da ciddi anlamda hukuksal statülerle tanımlanmış bir mekandır. Kişilerden oluşur ve kişilerin toplamıyla kendi hayatı ve yaşayışı olan bir alana dönüşür.

* Mahalle baskısı kendi kendine işleyen ve bir siyasi partinin kontrol edemeyeceği yapılandırma biçimdir.

Bir topluluk meydana gelirken özel bir değer gerekiyor. Bu da ’İyi, doğru ve güzel olan’ dediğimiz değerlerdir. Bu değerler olmazsa kolektif bir toplum oluşamaz. İşte cumhuriyet inşa edilirken bu özel değerlere ilişkin derin bir tanım ortaya koyamadık. Osmanlı’da mahalleler belliydi. Cami, imam, Kuran, tekke, külliye ve esnaf gibi bir çok birim bir arada idi. Bu klasik mahallenin yerine Cumhuriyet modern belediyeleri koyarak rakip oldu. Bu rakip içerisinde öğretmen, okul, ders kitapları ve öğrenci gibi unsurlar barındırıyordu.
* 1950’den beri bu rekabette cumhuriyetçi ve halkçı öğretmen geride kaldı. İmamla rekabetinde öğretmen topluma iyi, güzel ve doğruyu eski sistem kadar iyi gösteremedi. Oysa Avrupa’da modern cumhuriyetlerde ’İyi, güzel ve doğru olan’ hakkında çok araştırmalar yapıldı. Bizde bu kadar derin araştırmalar yok. Bu sebepten biz cumhuriyetimizi bakma ve görme üzerine kurduk.

KEMALİZM KURU BİR İDEOLOJİ

'Yurtta Sulh Cihanda Sulh' sözlerinin derinlikli bir felsefenin ürünü olmadığını aktaran Şerif Mardin, Kemalizmi kuru bir ideoloji şeklinde tanımladı. Kavramın Türkiye'de tartışılmasının bugüne kadar mümkün olmadığını belirten Mardin, tartışan kişinin hayatının kalan günlerini hapishanede geçireceğini iddia etti:

"Kemalizm hakkında uzun çalışınca ne kadar kuru bir ideoloji olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Bu ideoloji topluma iyi, güzel ve doğru hakkında hiçbir şey verememiştir."

Mardin, mahallenin sosyal bir süreç olduğunu belirterek, Osmanlı İmparatorluğunda mahallenin gerçek bir birim olduğunu ve mahallenin o dönem ayrıntılı biçimde insan yaşayışının bir alanını ortaya çıkardığını söyledi.

LAİKLİĞİ TARTIŞMIYORUZ

Tartışmaya katılan bir izleyicinin ''İslami yükseliş, laik toplumun çöküşü olur mu ?'' şeklindeki sorusu üzerine Mardin, şu yanıtı verdi:

''Türkiye'de hiçbir konuyu sonuna kadar tartışma geleneği yoktur. Başbakan 'laikliği tartışmıyoruz' dediği zaman bunun çok derin bir seviyede doğru olduğunu düşünüyorum. Laikliği tartışmaktan korkuyoruz. Yani laikliği tartışırsanız günlerinizi hapiste geçirebilirsiniz.''

Mardin, Avrupa'da yüzyıllarca insanların, özellikle laik grubun ''iyi'', ''doğru'' ve ''güzel'' kavramları konusunda tartıştığını ve bu konularda birikim oluşturduğunu kaydederek, ''Bizde 'iyi', 'doğru' ve 'güzel'in derinlemesine bir tartışması yok. Orada binlerce sayfa bulamazsınız. Bunları bulamadığınız zaman göz kalıyor. Göz ve bakma, paradoksal olarak mahalle baskısı unsurlarından biri gibi geliyor'' dedi.

Gazeteci Ruşen Çakır'ın yönettiği tartışmaya konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. Binnaz Toprak, Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay, Prof. Dr. Fuat Keyman, Doç. Dr. Nejdet Subaşı ve Dr. Hidayet Şefkatli Tuksal da konuya ilişkin görüşlerini dile getirdiler.


İmam – öğretmen mevzusu ise Ahmet Hakan’ın yaptığı gibi AKP’nin şahsiyetine indirgenecek bir olay değil. Hatta yazısıyla olaya magazinsel bir boyut kattığını düşünüyorum.

Bilinmesi gereken şu ki, AKP’nin iktidarı mahallede bir başkalaşımın yapıtaşını oluşturmuş değildir. Tam aksine, on yılların getirdiği bir toplumsal algılayış ve değişim süreci AKP’yi var ediyor. Bu bağlamda AKP’nin temelini oluşturan toplumsal hareket, AKP iktidardan uzaklaşsa bile yeni AKP’leri üretecektir.

Cumhuriyetin pozitivist dünya algılayışını temsil eden öğretmenin imama mağlup olduğu nokta da işte burasıdır. Yani statükonun arzuladığı ve 80 yıl süreyle benimsetmeye çalıştığı değerlerin toplum vicdanında reddedilmiş olması. Bu da zaten şu anki statüko – AKP çatışmasıyla gözler önündedir. Statüko aslında mahalleyle ve toplumun geneliyle bir çatışma içersindedir ve AKP’yi türlü yollarla bertaraf etmesi kendisini bir sonuca ulaştırmaz. Çünkü toplum yeni bir AKP’yi onun karşısına mutlaka çıkaracaktır ve statükonun kesin yenilgisi kaçınılmazdır. Darbe de olsa, muhtıralar da verilse, partiler de kapatılsa bu sonuç değişmez.

Şerif Mardin'in dile getirmeye çalıştığı da bundan başka bir şey değildir. Buradaki "öğretmen" kavramı, öğrencilerine şefkatle yaklaşan bir idealist kişiliği değil cumhuriyetin yeni "vatandaş"ları için öngördüğü hayat tarzını yerleştirmeye çalışan kişi rolündedir. İmam da cemaate namaz kıldıran bir şahsiyet değil, Osmanlı'dan bu yana gelen muhafazakar toplumsal algının temsilcisidir.

Yorum:İşin aslı:İmama da Öğretmen de yenildi.

''Bu halk, ne tam olarak "öğretmen"e kulak vermiştir, ne de tam olarak "imam"a...Biraz "öğretmen"den, biraz "imam"dan alıp...İşine gelen bir sentez yapmıştır...Hepsi budur...Bu kadardır...* * *AKP’nin galibiyeti, "imam"ın galibiyeti anlamına gelmez...Çünkü...AKP, "imam"ı kendine uydurmuştur...''

Sevgili hadesperado yine kaçırmamış yazıyı:)

Bu sözlere yorum yapamıyorum...Yazar iyi gözlemci demekle yetineceğim...

Son zamanlarda gündem haberlerini yakından takip edemediğimden burada yazılanlar için tşkler arkadaşlar...

Monday, May 26, 2008

İşin aslı şu: İmam da öğretmen de yenildi

"İMAM " der ki:

Ben sana bir öğreti sunuyorum... Köktenci ve pazarlığa kapalı bir öğreti bu... Sulandırmak falan yok... Bu öğretiye göre yaşayacaksın... Ahlaklı olacaksın mesela... Kanaatkar olacaksın... Faize zinhar bulaşmayacaksın...

Köşe dönmek için çırpınmayacaksın... Komşun açken tok yatmayacaksın... Parayı bulduğun an villa inşaatına girişmeyeceksin... Lüks ve debdebe peşinde koşmayacaksın... İşçini ezmeyeceksin... Borsada oynamayacaksın... Dünyevi iktidarını perçinlemek için alavere çevirmeyeceksin... Heva ve heveslerine teslim olmayacaksın... Bencillik yapmayacaksın... Sadece kendi çocuklarının geleceğini düşünmeyeceksin...

* * *

"Öğretmen" der ki:

Ben sana yeni bir sistem getiriyorum... Köktenci ve pazarlığa kapalı bir sistem bu... Modern olacaksın... Laik olacaksın... Cumhuriyet’e sahip çıkacaksın... Pozitivizme inanacaksın... Aydınlanmacı olacaksın... Padişahın kulu değil, cumhuriyetin yurttaşı olacaksın... Cumhuriyet’in getirdiği yeni düzene ödünsüz inanacaksın... Türkiye Cumhuriyeti’nin şeyhler, müritler ülkesi olmasına izin vermeyeceksin... Aklını kiraya vermeyeceksin... Geriye değil ileriye bakacaksın... Eskiye dönme arzusunda olmayacaksın... Yeniye açık olacaksın... Çağdaş olacaksın... Cumhuriyet değerlerini sulandırmaya kalkmayacaksın...

* * *

"Öğretmen imama yenilmiştir" şeklinde bir saptamada bulunan...

Ünlü sosyal bilimcimiz Şerif Mardin Hoca fena halde yanılmaktadır...

İşin aslı şudur:

"Öğretmen" de kesin olarak mağlup olmuştur, "imam" da...

"Öğretmen"in söyledikleri de sulandırılmıştır, "imam"ın söyledikleri de...

Bu halk, ne tam olarak "öğretmen"e kulak vermiştir, ne de tam olarak "imam"a...

Biraz "öğretmen"den, biraz "imam"dan alıp...

İşine gelen bir sentez yapmıştır...

Hepsi budur...

Bu kadardır...

* * *

AKP’nin galibiyeti, "imam"ın galibiyeti anlamına gelmez...

Çünkü...

AKP, "imam"ı kendine uydurmuştur...

"İmam" ne söylerse söylesin...

Ne kadar ahlak vaaz ederse etsin...

Ne kadar ahlakçı söylemlerde bulunursa bulunsun...

AKP bildiğini okumaktadır...

AKP’nin okuduğu şudur:

"İmam"ın fazla ahlakçı kaçan taraflarını es geç / Kişisel yaşamını en üst noktada müreffeh kıl / Gerisine boş ver...

AKP işte bununla meşguldür...

Öyle olmasa...

"Kanaatkarlık" gibi muazzam bir vurguya karşın...

Borsada oynamalar, villa inşaatları, dünyevi hırslar, ihale ifsatları falan nasıl açıklanacak ki?

Faizin haramlığının unutulması, sistemin yeni zenginleri olma çabası, hayatı müreffeh kılmak için her yolun mubah sayılması...

Nasıl bir izah yapılacak bunlara?

* * *

Diyeceksiniz ki:

Madem öyle...

O zaman "türban" konusunda gösterilen bunca direncin anlamı ne? Neden şaraba el sürmekten imtina ediyorlar? Neden hayatlarında hep bir din vurgusu var?

Cevap veriyorum:

Sanılanın aksine insanların fikirlerinden vazgeçmeleri, görüntülerinden vazgeçmelerinden daha zordur...

Çünkü...

Biri acayip soyutken, diğeri çok somuttur...

Somut olanın değiştirilmemesi, değiştirilememesi bundandır...

Ayrıca...

Görüntüye sahip çıkarak, "imam"la arayı tam manasıyla açmak istemiyorlar...

"İmam"la aradaki bağı görüntüyle olsun korumak istiyorlar...

İşin mahiyeti açısından ise "imam"dan çok uzak düşmüş durumdalar...

Ama gelin görün ki...

Ne Şerif Hoca farkındadır bunun, ne "öğretmen", ne de "imam"...

Ahmet Hakan

Friday, May 23, 2008

Yorum: Polis devleti

Sevgili dostum; Kongar’ın bahsettiği yanlışlıkların çoğuna bizzat katılıyorum ve bunu ifade ettim. Ancak bu sakat yapının seksen yıldır süregelen asıl köklü, taşlaşmış ve büyük sorunlar yaratan kısımları gözden kaçırılmamalı. Kimi halihazırda dile getirilenleri yok saymaya, kimi de bu kemikleşmiş yapısal sakatlıklara türlü kulplar bulmaya veya onları hasıraltı etmeye çalışıyor. Kongar da bunlardan biri. Tencere dibin kara mantığından sıyrılamadığımız takdirde çözmemiz olanaksız.
Her ne olursa olsun, bu nitelendirmeler yapının sorgulanmasının önünü örtmeye yönelik çabalardır. Ne var ki küresel değişim ve toplumun iradesi göz önüne alındığında, yapının kırılmasının kaçınılmaz olduğunu herhalde herkes teslim etmek durumunda kalacaktır.

Olayların teker teker ayrıntılarına girilip hepsini tek başına değerlendirmek mümkün. Fazla uzun süreceği için kısaca değinelim.

Öncelikle Ergenekon’un iddianamesi bir süre sonra açıklanır ve ayrıntıları hep birlikte görürüz. Bu ülkede kontrgerilla ve gladyo yapılanması hiç de yeni bir şey değil ve neler karıştırmakta oldukları herkesçe malum. Bu vahim iddiaları bir fotoğraf veya sorgulamaya indirgemek bir kaçış yolundan başka bir şey değil. Yapılan başka yanlışları örnek göstererek olayın üzerini örtmeye çalışmak da boş bir çabadan öteye gitmiyor. Bunu yapmaya çabalayanları son derece çocuksu buluyorum. Yıllar yılı bizzat ABD ve NATO tarafından semirtilen ve türlü darbe, iç çatışma ve katliam senaryosunda başrolü üstlenen bu yapının şimdi ulusalcı kesilmesi ise son derece ibretlik bir olay.

Ülkemizin hukuk devleti olmama sorunu da onlarca yıllık bir problem. 12 Eylül’de de bu vardı, Refah’ın kapatılmasında da, azınlık sorununda da, şu anda da. Bunlar arasında ben bir ayrıma gitmiyorum. Aynı olay e-muhtırada da söz konusu. “Olay halk iradesine karşı değil, onun verdiği yetkiyle icraatta bulunanlara karşı verilmiştir” savı ise kabul edersin ki hem demokrasi bağlamında tutarsız, hem de yanlışlığı tarihle ispat olunmuş bir yargı.

Tutarsız çünkü demokrasilerde icraatın iyi veya kötü olup olmadığına generallerin vehimleri değil halkın kendisi karar verir. Aksi takdirde sandığın bir anlamı kalmaz. Acaba tarih boyunca önce darbe yapıp sonra da “ben halkın iradesine karşı bunu yaptım” diyen cunta var mıdır? Hepsinin dayanağı “ülkenin kötü (!) yönetiliyor” olmasıdır.

Sonuçları ise %47 ile akabinde ispat olunmuştur.

Bu tip demokrasiye burnunu sokma girişimlerine kayıtsız veya tarafsız kalmak düşünülebilecek bir seçenek değildir. 21. yüzyıl Türkiye’sini darbe imalarıyla 3. sınıf bir Afrika ülkesine çevirmeye kimsenin hakkı yoktur.

Orhan Pamuk örneğine ise işin özünden biraz uzak yaklaştığını düşünüyorum. Pamuk’un edebi kişiliği, ödülü hak edip etmediği veya kendisine ödül verirken neyi göz önünde bulundurdukları apayrı bir konu. Herkes bu konuda dilediği fikri dile getirebilir.
Düşüncelerinden ötürü ona dava açılması ve bu sayede ülkemizin cümle arzı aleme rezil rüsva edilmesi ise bambaşka bir konu. Nobel almış olan bir yazarını düşüncelerinden ötürü mahkeme kapılarında süründüren bir ülke olarak yaptığımız menfi reklamı düşmanlarımız kırk yıl uğraşsa yapamazdı. Bu işin içinde yer almış olan tüm aklı evvelleri, başta Kerinçsiz olmak üzere (bu arada Kerinç’in ne anlama geldiğini bilen biri varsa bana bir zahmet söylesin) teker teker tebrik etmek lazım. (Bu arada Dink davasına müdahil olup kafasına çakmak fırlatan vatansever Ergenekoncu Veli Küçük’ü de anmadan geçmeyelim).

Şemdinli olayı hakkında bir şey yazmıyorum zira savcıya dikkat çekmiştim ve savcının akıbeti malum.

Giyim kuşam konusu ise çok uzun tartışıldığı için değinmiyorum, ayrı konu açmak icap edebilir. Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde söz konusu olmayan bu tahakkümü savunmak için “istismar ediyorlar” savunması hiçbir hukukta delil kabul edilmez. “…istismar ediyorlar” ve “bunların asıl niyetleri…” ibarelerini içeren yargılar yüzünden bu ülkede insanlar öldürüldü, darbeler yapıldı, hak ve hukuk ayaklar altına alındı. Tabi burada küçüklükten itibaren “aydınlanma”yı beyinlerde ve hukukta değil sembollerde ve kanunlarda görme yönünde dizayn edilmiş bir eğitim sisteminin varlığını da hatırlatmak lazım.

Kürt vatandaşların sıkıntısının en önemlilerinden birinin ekonomi olduğu doğrudur. Ne var ki tüm sorun ekonomik değildir. Mağduriyet duygusunu gidermek hayati önem taşımaktadır. Bugün devlete karşı olan birçok Kürt zenginine de rastlayabilirsin. Ekonomik seviyenin yükselmesi, bu duygu giderilmediği takdirde boş ve güdük kalır. Şimdi kalkılmış oradaki insanlarımızın tamamının oy vermiş oldukları partiler devlet tarafından kapatılmaya çalışılıyor. Peki biz bu insanları olmayan demokratik sisteme nasıl adapte edeceğiz? “Bak dağdan in, mücadeleni yasal siyasi arenada yap” diyorlar ama irademizi yok sayıp oy verdiğimiz partileri kapatıyorlar. Bu durumda hakkımızı korumak için bize silahtan başka ne kalıyor” argümanına ne cevap verilecek? Yüzlerce yıl sorunsuz yaşamış bu insanlar nasıl oluverdi de 50-60 yılda bölünme noktasına geldi. Hala “hainler” edebiyatıyla ne kadar yol alınabilir? Burada devletin kusurları nedir, elimize gözümüze neyi bulaştırdık, niye hala aynı zihniyet devam ediyor?

Bunları sorgulamazsak bugün biten PKK yarın yeniden canlanır, biz de insanları sadece besleyerek bunun önüne geçebileceğimizi zannederiz.

Vakıflar konusu ayrıca bir bütün olarak tartışılmalı.

Kısaca değinecektim ama bayağı uzun olmuş burada keseyim.

Son olarak Atatürk için bir parantez açmak isterim.

Çağının çok ötesinde bir öngörü ve dehayla Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve zamanına göre dinamik politikalar üreten Atatürk, günümüzde maalesef statikleşmiş ve köhnemiş yapıyı savunanların haksız bir biçimde en büyük argümanı haline gelmiştir. Bu sağlıksız devlet yapısı gerek yurt içinde gerekse yurt dışında alay konusu olmaktadır ve zaman içerisinde yıkılması kaçınılmazdır. Öngörüsüz insanlar yüzünden bu köhne devlet anlayışı Atatürk’ün fikirleriyle özdeşleştirilmektedir. Dolayısıyla Atatürk’ün fikirleri de alay konusu edilmektedir ve kendisine “modası geçmiş fikirlerin insanı” gözüyle bakılmaktadır. Çünkü bir liderin dışarıdan algılanışı, o liderin reklamını yapan kitlelerin tavırlarıyla şekillenir.

Korkarım bu öngörüsüz insanların tavırları değişmezse –ki benim hiç umudum yok-, yıkılan çürümüş zihniyetin enkazında Atatürk’ün manevi şahsiyeti de kalacaktır. Bu da Atatürk’ün zihinlerden uzun vadede silinmesini kaçınılmaz kılacaktır.

Saygılarımla

Thursday, May 22, 2008

Yorum:Rejim Zihniyetinin İç yüzü

Sevgili Hackmaster arkadaşımın ''aşağıda samanyolu haber sitesinden alınan bir haber var. Bu haberin başlığı ve veriliş şekli aynı aşağıdaki gibi. değerlendirin bakalım. Birde samanyolu haber sitesine gidip bu haberler hakkında ne yorumlar yapmış bakın bakalım..''sözlerine karşılık olarak

Samanyolu habere baktım...Olay klasik medya zihniyetinde verilmiş:Kan dondurucu sözler diyerekten...Birileri kanların donmasını istiyor anlaşılan.Bizlerin bu tür kışkırtmalara değer vermeyeceiğmizi biliyorum ama yapılan yorumlar kışkırtmaya gelmeyen kesimin sayı olarak az olduğunu düşündürüyor bana.Ayrıca kan dondurucu sözler görmediğimi de belirteyim.

Şahsi kanaatim:Şeriat kanunlarını uygulayacak olanların kendi şahıslarında şeriati yaşamaları gerekir.Demokrasiyi özlerinde sindirememiş yöneticilerin bizleri nasıl yönettiklerini bizzat yaşayarak görürken (tüm yöneticilerden bahsetmekteyim geçmiş yıllar dahilinde de)şeriati nefsine kabul ettirememiş yöneticilerin uygulamalarını da Suudi Krallığında bu olayla görmekteyiz.

Yaşantılarının her anında Allah'a küfür ederek yaşayan insanlar hangi sıfatla bir insanı Allah'a küfür etti diyerek cezalandırabilirler...Tartışılması gereken konu budur.
saygılar...
aKrep...

Yorum: Polis devleti

Aslında Kongar'ın yazısını ekledikten sonra Yunus arkadaşımın cevabına hiç şaşırmadım, bir iki istisna dışında hepsi beklediğim sorulardı, bir nevi çalıştığım yerlerden geldi diyebilirim. Tabi bunlara Kongar nasıl cevap verirdi orası merak konusu, ben de okumak isterdim açıkçası...
(yani mutlaka bir cevap verirdi Yunus emin ol, "soruya soruyla karşılık verip nasıl ters köşe yaptım" diye hemen sevinme ehehehe)

Ancak olaylar Kongar'la ve çalıştığı gazete hakkında öne sürülenlerle kişiselleştirilip basitleştirilecek kadar yüzeysel değil, hele ki bunu; "Ergenekon operasyonu"nun çok "güvenilir" medya kanadına güvenerek dezenformasyona uğramış bilgilerle yaparak... (mesela şu meşhur fotoğraf olayı ve Taraf'ın tarafsızlığı(!)) Bu konuda gerçekten müthiş biçimde kısmen doğru/çoğu yanlış yönlendirme, haber servis etme, senaryo üretimi mevcut... (umarım adı geçen malum isimleri savunduğum anlaşılmaz...) Olaylar gerçek dahi olsa -ki hesinin olması imkansız- şu ortamda hiçbirine güvenmiyorum, yine de bunlar olmamıştır/olamaz gibi garip bir inanışa da sahip değilim, sonuçta Türkiye'de yaşanması olası şeyler... Ama bunlar olurken Emniyet'teki "malum" kesimin, çoğunu ellerine yüzlerine bulaştırdıkları (son telekulak çalışmaları da cabası) işleri de unutmamak gerek... Bu nedenle sıralanan sorular içinde; hükümet kanadıyla Abd destekli F.Gülen paralelinde çalışan (hem de ne çalışma) bir kesimin işine(!) gelmeyen insanları "alıp" medyaya haber servis etmesiyle dolayısıyla artık tamamen medya yoluyla yürütülen şu operasyon "zırvası"yla ilgili olanlara yorum yapmak bana pek akıl karı gibi gelmiyor.

Yunus'un sorduğu sorulara, Yargıtay da çok içerlemiş olacak ki artık dayanamadılar, kimilerinin "yine muhtıra, yargı-yürütme restleşmesi" dediği, kimilerinin de "adamlar haklı abi" diyerek yorumladığı bir bildiri yayınladı... (Bence dünkü yazıyla bu bildiri güzel bir tesadüf oldu=))

Öncelikle kişisel fikrim; ülkemizdeki hukuk sistemi gerçekten acınacak halde, olması gereken hukukla falan da ilgisi yok ne yazık ki, verilen cezaların garip indirimlerinden; ceza mı ödül mü anlaşılamayan tartışmalı kararlarına kadar, aklınıza gelebilecek her anlamda yetersiz, her anlamda dramatik bir halde... Zaten bu gerçeği her fırsatta gözümüzün içine soktukları için ülkedeki hukuk sistemini ilgilendiren sorulara açıkçası net yanıt veremiyorum, sanırım konuya (önyargılı olmasam da) umutsuz baktığım için olmalı. Aklıma ilk gelenlerden; 367 konusunu, Youtube kapatmalarını, buraya dahil edebilirim... Ama bu elbette hep yanlış kararlar verildiği anlamına gelmemeli.

Yani şimdi Refah ya da Saadet partileri kapatılırken hukuk devletiydik de Akp kapatılırken mi anti-demokratik bir anti-hukuk devleti olduk bunu da düşünmek gerekir, bununla birlikte her yaptığı garip icraattan (sivil anayasa çalışmaları denen komediyi hiç saymıyorum yoksa hem benim hem bunu savunanların işi zor) sonra -mızıkçı çocuklar gibi, "ama benim daha çok misketim var" misali- "Halk beni seçti, size ne oluyor" diyen demokrasi yıldızlarını da cilalamak gerekiyor... Bu konuyla ilgili yargıyı, savcıları, hukuku eleştirenlerin hep belli kesimler olması manidar değil midir? Üstelik bunlara hiç gereği yokken kasti bir biçimde bildiri servis ederek AB'yi de işin içine katmak kimlerin işine gelmiştir, her fırsatta yargının bağımsızlığından dem vurup şirin gözüken (şirin deyince Gargamel geldi aklıma, niye ki) sonra da bariz biçimde baskı yapanları, dinlemeleri, ciddi kadrolaşmaları (lütfen daha önce de vardı demeyin, böylesi o bahsettiğiniz muz cumhuriyetinde bile olmamıştır), yargı düzenlemelerini vs... soruları sorarken bunları da düşünelim dimi ama... Ayrıca unutulmamalı ki e-muhtıra denilen açıklamanın halkın iradesine değil; o iradeyi saçma sapan icraatlarla, demeçlerle yerle bir edip kendi kurtuluşları, geçmişteki lekelerinden aklanmak için kullananlara hitafen yazılmıştı, yani ben öyle biliyorum öyle düşünüyorum, ha bunu okuyup "darbeci misin?" dersen elbette ki hayır, darbeyi savunanlara da gülerim tıpkı bu tip açıklamalara "amanın -gül- gibi demokrasimiz gitti, demokrasi yıldızlarımız kaydı" diyenlere güldüğüm gibi...

Bu arada; -Nobel siyasi bir ödüldür, tek soru: Orhan Pamuk "araştırmadan" çok bilmiş bir tarihçi edasıyla yaptığı açıklamalarla Ermeni lobisine yakınlaşmasaydı aynı ödülü alabilir miydi?, -Şemdinli olayını Hackmaster çok anlattı ama hala anlaşılamamış demek ki, -Parti kapatmayı ne kadar çok savunmasam da "gerekli şartları yerine getirdiğinde" her ülkede parti kapatılabilir buna AB ülkeleri dahil, -Giyim kuşam konusunu bunu istismar edenlerle tartışmak gerekir (peruk-cumhuriyet ilişkisi baya yaratıcı olmuş), -Kürt vatandaşların en büyük sorunu kürtçe kurslarındaki eğitimci sıkıntısı veya oy verecekleri parti değil ekonomidir, terör de bundan beslenmektedir, -Görmezden gelinen çeteler olduğunu sanmıyorum ama haybeden çeteler yaratılıp gözümüzün içine içine sokulduğu aşikardır, -Vakıflar konusunu ayrıca tartışalım, ayrıntılı ve tartışılması gereken hukuki/siyasi/ekonomik bir konu, "-Bundan 80-90 yıl önceki anlayışı çağdaş demokrasiye ve hukuk devletine tercih eden, onların yanlışlığını ifadeyi suç sayan bir dünya ülkesi kalmış mıdır? Bu psikolojik rahatsızlığın temelinde neler yatmaktadır?" burada anlayış olarak neyi kastettiğini tam anlayamadım ama her dönem kendi şartları içinde değerlendirilmelidir...

Wednesday, May 21, 2008

yorum:Rejimin zihniyetinin içyüzü


rejim analizi yapıp eleştiriken memnun olunmadığı iddia edilen rejimin yerine ne getirilmek istendiği ev nasıl bir alternatif sunulduğuda önemlidir.

Şu an Konjukturun etkisi ve ABD'nin de sonsuz desteğini alan ,ele geçirdiği yandaş medya ile propaganda yapan zihniyetin neyi amaçladığıda burda tartışma konusudur.

Bu kesimin basın yayın organlarına baktığımız zaman muhalefet yapma biçimi olarak kendilerinden olmayanları DİN düşmanı gibi irrasyonel bir şey ile suçladıklarını görmekteyiz.

rejimi eleştiren zihniyetin ezilenler anlamında hiç bir politikası ve açılımı yoktur. Sadece Egemen gücü değiştirerek yerine yeni satraplar oluşturma peşindedir. Din Özgürlüğü adı altında Yaptığı tüm usulsuzlükleri,yolsuzlukları maskelemektedir.

İçerde kendi zihinlerinde yarattıkları din düşmanlarına her şekilde saldıran ve buna istinaden propaganda yapan zihniyet Dışardaki Asıl düşman ile ise MÜTTEFİKTİR. yani yapılan propagandanın vs içi boştur. Emperyalizme karşı koymayıp onunla sonuna kadar bütünleşmeyi savunan bir zihniyet ansıl samimi olabilirki.
Rejimi eleştirenlerin Kurmak istediği rejim İçerde ki rejim muhaiflerine Dinci faşizm uygulayarak,dışardaki emperyalist ülkelerle iş birliği yapmaktan başka bir şey değil.. bir tane örnek vereyim..


aşağıda samanyolu haber sitesinden alınan bir haber var. Bu haberin başlığı ve veriliş şekli aynı aşağıdaki gibi. değerlendirin bakalım. Birde samanyolu haber sitesine gidip bu haberler hakkında ne yorumlar yapmış bakın bakalım..

CHP'li vekilden 'kan donduran' sözler
Türkiye Önder Sav'ın Peygamberimize(S.A.V) karşı alaycı üslubunu konuşurken CHP Hatay milletvekili Gökhan Durgun daha da ileri gitti.

CHP Hatay Milletvekili Gökhan Durgun, Suudi Arabistan'da idam cezasına çarptırılan, berber Sabri Boğday'ın "Allah'a küfür"iddiasından yargılanmasını, "Allah'a sitem normaldir. Neden idam edileceğini anlamakta güçlük çekiyorum." şeklinde değerlendirdi.

Durgun, Genç berberin bir emekçi olduğunu, ülkesinde iş bulamadığı için Suudi Arabistan'a gidip çalışmak zorunda kaldığını ifade etti.

Durgun, Allah'a sitemi normal olarak değerlendirdiği basın toplantısında bununla alakalı şöyle konuştu; "Bu kardeşimiz yıllarca orada çalışmıştır. Ancak şu günlerde öldürüleceği günü beklemektedir. Suçu da güya tanrıya sitem etmektir. Kimsenin hakkını yememiş, kimseyi öldürmemiş, kimsenin ırzına girmemiş, hırsızlık da yapmamış sadece kendi durumundan kaynaklanan bir nedenle tanrıya güya sitem etmiş. Bu da oldukça normaldir. Bunun için adam öldürmenin insani boyutu ne derecedir? Anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Bu basit sitem bir ölüm getirmemelidir. Çünkü insan kutsaldır yaşama hakkı da kutsaldır. Sabri Boğday'ın yaşaması için elimizden ne geliyorsa yapmak zorundayız. Müslümanlığı ve Allah'ı korumak Suudi kralının işi değildir. "

Tüm umutlarını temyiz mahkemesine ve Suudi Kralı'na bağlayan Boğday'ın gizli mahkemede hiçbir savunma hakkı tanınmadan yargılandığını iddia eden Durgun, bu konuda uluslararası af örgütüne başvurulduğunu belirtti.

Sabri Boğday'ın yaşayıp yaşamayacağını temyiz mahkemesi ve Suudi Arabistan Kralının belirleyeceğini belirten Durgun, "Ancak burada can alıcı bir nokta var. O da yargının usulüne ve uluslararası hukuka uygun yapılmamasıdır. Sabri Boğday'a avukat bile tahsis edilmemiş ve mahkeme gizli yapılmıştır. Mahkemeyi kimsenin de izleme şansı olmamıştır. Bu durumda da bir iftiraya kurban giden bu kardeşimiz idam cezasına çarptırılmıştır." dedi

Sabri Boğay'ın serbest bırakılması için olayı dışişleri bakanlığı aracılığı ile takip ettiğini belirten Durgun, "Cumhurbaşkanımızın girişimleri, olay Kral'a intikal etmediği için sonuç vermemiştir. Ancak ben sayın Cumhurbaşkanından rica ediyorum lütfen bu konunun üzerinde dursun ve gereken hassasiyeti göstermesini istiyorum." şeklinde konuştu.

http://www.samanyoluhaber.com/haber-102275.html

Tuesday, May 20, 2008

Sorular: Demokrasi devleti mi?

Emre Kongar’ın söylediklerinin büyük kısmına katılıyor ve Hadesperado dostumun da sorusu üzerine Kongar’ın dile getiremediği bazı sorularla bu yazıyı genişletmek istiyorum:


-Dünyada bu kadar parti kapatan çağdaş demokratik bir sistem veya ülke var mıdır? Varsa nerededir.

-Üzerinden 6 ay dahi geçmeden, %47 oy almış bir parti hakkında kapatma davası açılması, bunun için de gazete kupürlerinden derlenmiş bir iddianame tanzim edilmesi hukuksal mıdır?

-Böyle bir davada Anayasa mahkemesinin hakkında henüz karar vermediği bir düzenlemeyi aleyhte delil kabul eden bir savcının nasıl bir hukuk adamı olduğu konusunda ne tür bir yargıya varılabilir? Demokratik ülkelerde böyle hukuk adamlarına rastlamak olası mıdır?

-Hukuk devleti ile yasa devleti arasındaki fark anlaşılmış mıdır?

-Demokrasi ve evrensel hukukun beşiği olan ülkeler bu davayı hukuk dışı bulurken, bunun hukuksal olduğunu iddia edenlerin dayanağı hukuk mudur yoksa tepeden inmeci devlet anlayışının anti demokratik yasaları mıdır? Tereciye tere satılır mı?

-Bir hukuk devletinde 367 komedisi yaşanabiliyorsa böyle bir anayasa mahkemesine nasıl güvenilebilir? Turgut Özal’ın hali ne olmuştur, merhumun cumhurbaşkanlığı butlanla sakat mıdır?

-18 yaşını geçmiş kazık kadar insanların giyim kuşamları yüzünden üniversite kapılarından sürüldüğü çağdaş bir hukuk devleti var mıdır?

-İnsanlara peruk taktırarak cumhuriyet kurtulur mu?

-Kürt bölgelerinde DTP de kapatılırsa halkın %90’ının oyu ne olacaktır? Oy veren her 10 kişiden 9’unun (ki herhalde kalan 1’i de asker ve güvenlik görevlileri ve onların aileleridir) iradesini yok sayan rejime ne ad verilir? Böyle bir durumda “silahlı mücadele meşru hale gelmiştir” propagandası yapanlara nasıl bir yanıt verilmesi düşünülmektedir?

-Hukuk devletlerinde askerlerin uluorta siyasete müdahale etmeleri vaki midir? Askerlerin iktidara veya muhalefete laf yetiştirmesi doğru mudur?

-E-muhtıra gibi araçlarla halk iradesini yok sayma hangi muz cumhuriyetlerinde olmaktadır, bunların içerisinde Türkiye de var mıdır?

-Türkiye’de çeteler niçin özellikle görmezden gelinmeye çalışılmaktadır?

-Hangi demokratik ülkede muhalif bir gazetenin yazarının darbe çığırtkanlığı yaptıktan sonra elini kolunu sallaya sallaya dolaştığı görülmüştür?

-Niçin aynı gazetenin aynı yazarı, atılan bombaların çete işi olduğunu öğrendikten sonra süt dökmüş kedi gibi susmaktadır?

-El bombaları niçin büyük gizliliğe sahip olması gereken askeriyenin kışlasından temin edilmiştir? Bu bombaları kim, nereden sağlamıştır?

-Şemdinli iddianamesini hazırlama cüretini gösteren savcıya neler olmuştur?

-Farklı dine mensup vatandaşlarını Türk vatandaşlarından ayrı tutarak vakıf mallarına ve yetimhanelerine haksızca el koyan başka bir demokratik ülke var mıdır?

-Nobel ödülü almış kendi edebiyatçısına düşündüklerini dile getirdiği için dava açan başka bir ülke var mıdır? Varsa hangisidir?

-Bir roman karakterinin sözleri yüzünden bir yazar kovuşturmaya tabi tutulur mu? Bu komedinin müsebbibi kimdir?

-Kurucusuna hakaret edildiği gerekçesiyle youtube gibi siteleri başka hangi ülkeler yasaklamaktadır? Kuzey Kore, Burma gibi ülkelerin arasında Türkiye’nin yeri nedir?

-Bundan 80-90 yıl önceki anlayışı çağdaş demokrasiye ve hukuk devletine tercih eden, onların yanlışlığını ifadeyi suç sayan bir dünya ülkesi kalmış mıdır? Bu psikolojik rahatsızlığın temelinde neler yatmaktadır?

-Tüm bu yazılanlar, demokrasinin yerleştiği bir ülkeyi mi ifade etmektedir?

-Niçin iş bunlara geldiğinde aşağıdaki soruları soran cumhuriyet yazarımız sus pus olmaktadır

......

DEMOKRASİ Mİ, POLİS DEVLETİ Mİ?

Sevgili okurlarım, bu yazıyı gelecek kuşaklar için, 19 Mayıs 2008'deki Türkiye'nin durumunu anımsatmak amacıyla yazıyorum:

Eğer bir ülkede, iktidar partisine "laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak" iddiasıyla kapatma davası açıldıktan sonra Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili, izlendiği ve dinlendiği kuşkusuna kapılıyorsa...

Eğer bir ülkede, dinlenme ve izlenme kuşkularının ardından "orada tesadüfen başka görevle bulunan bir polis aracı" gündeme geliyorsa...

Eğer bir ülkede, ikinci büyük medya grubuna genel seçim öncesi tartışmalı bir biçimde el konulabiliyor ve el konulan medya grubu bütün seçim dönemi boyunca iktidar denetiminde tutuluyorsa...

Eğer bir ülkede, el konulan medya grubunun seçimden sonraki satışı, yerli ve yabancı bütün isteklilerin açıklanmayan nedenlerle geri çekilmesi sonucunda, tek talip olarak kalan şirkete satılıyorsa ve bu şirketin en üst düzey yöneticileri arasında Başbakan'ın damadı varsa...

Eğer bir ülkede, milletvekillerinin, hırsızlık, rüşvet, nüfuz suiistimali, zimmete para geçirme vb. suçlardan yargılanmaları, dokunulmazlık zırhı ile engelleniyorsa...

Eğer bir ülkede, köşe yazarlarının en kıdemlilerinden biri ve muhalif bir gazetenin imtiyaz sahibi, sabah 4:30'da evi basılarak gözaltına alınıyorsa...

Eğer bir ülkede, insanların telefon konuşmaları resmen dinleniyor ve tutanaklar medyaya sızdırılıyorsa...

Eğer bir ülkede, iki-üç insan arasındaki konuşmalar gizlice ve yasalara aykırı olarak kaydediliyor ve bu kayıtlar internet sitelerinde yayınlanıyorsa...

Eğer bir ülkede, suçüstü yakalanan bir yargıç cinayeti sanığının bir gazeteye attığı bombalarla ilgili çete soruşturmasında, mağdur olan o gazetenin imtiyaz sahibi, sorumlu olarak sorguya çekilmek üzere gözaltına alınıyorsa...

Eğer bir ülkede, azınlık mensubu bir gazeteciyi öldürmekten sanık olan kişinin soruşturmasında emniyet ve istihbarat personeli ve örgütleri arasında çelişkiler gözleniyor ve katilin ardındaki güçler bulunamıyorsa...

Eğer bir ülkede, misyoner olduğu için katledilen insanların soruşturmasında, katillerin ardındaki azmettirici güçlere ulaşılamıyorsa...

Eğer bir ülkede, dinci örgütlenmelere ve yabancı oyunlarına karşı duruşuyla ünlenmiş bir aydın öğretim üyesinin katili yıllarca sonra bile hala bulunamamışsa...

Eğer bir ülkede, insanlar yeme içme, giyinme kuşanma, günlük yaşam konularında bile bir mahalle baskısı hissediyorlarsa ve bu baskı yerel ve merkezi yöneticiler tarafından da özendiriliyorsa...

Eğer bir ülkede, yüksek dereceli memur tayinleri ve ihaleler, eşleri tesettürlü olan insanlar dikkate alınarak yapılıyorsa...

Eğer bir ülkede, 1 Mayıs'ı ülkenin en ünlü meydanında kutlamak isteyen işçilere en üst düzeyde şiddet uygulanıyorsa...

Eğer bir ülkede, zaten hiç de bağımsız olmayan yargı, yasa değişiklik önerileriyle daha da net bir biçimde siyasal iktidarın etkisine alınmak isteniyorsa...

Eğer bir ülkede, sabah erkenden kapıları çalınan insanlar "Acaba polis mi?" diye korkuyorlarsa ve telefonla konuşanlar veya arkadaşlarıyla sohbet edenler "Acaba dinleniyor ve kayıt ediliyor muyuz" diye kuşkulanıyorlarsa...

Siz "Bu ülkede demokrasi var" diyebilir misiniz?

Emre Kongar

Başka sorusu olan?

19 Mayıs Gençlik ve İşsizlik Bayramı

Başbakan Erdoğan aile başına üç çocuk isteyedursun, işsizlik en çok genç nüfusu vuruyor. Genç nüfusun yaklaşık dörtte biri işsiz gezerken, sayısı giderek artan üniversiteler yalnızca işsizliği gizlemeye yarıyor. Başbakan, ülkedeki yoksulluk ve işsizliğe bakıp utanmaksızın üç çocuk yapılmasını vazededursun, işsizlik en çok gençleri vuruyor. Türkiye'nin gençleri bu yıl da Gençlik ve Spor Bayramı'na işsiz ve umutsuz giriyor.

Gençlik işsiz

TÜİK tarafından aylık bazda derlenen ve en son Şubat ayında dair yayınlanan işgücü istatistikleri, gençler arasında işsizliğin giderek daha yaygın bir hal aldığını ve gençliğin giderek iş bulma umudunu kaybettiğini gösteriyor.

Üniversitelerin eğitim kalitesi her geçen gün düşerken, diğer yandan benzer kalitesizlikte eğitim veren özel üniversitelerin önü de alabildiğine açılıyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, AKP iktidarı şimdi üniversitelerin kontenjanlarını da artırmaya hazırlanıyor. Böylelikle bir yandan özel üniversitelere daha büyük kazanç kapıları açılırken, diğer yandan da işsizlik oranı en azından birkaç yıl daha düşük gösterilmeye çalışılıyor. Sonuçta bu yıl üniversiteye giren bir öğrenci mezun olana ve işsiz kalana dek AKP iktidarı belki sürecek, belki de sürmeyecek, ama üniversiteye girmeyi iş bulmanın önkoşulu zanneden pek çok insan tarafından yükselen kontenjanlar AKP tarafından verilmiş bir "lütuf" olarak algılanacak, aynı dağıtılan kömür ve makarna yardımları gibi.

Son üç yılın verileri, işsizliğin sürekli olarak artıyor olmasının yanı sıra, her iki işsizlik kategorisinde de (genel ve tarım dışı) genç nüfusun karşı karşıya kaldığı işsizlik oranının, genelin iki katına yakın olduğunu gösteriyor.

Ayrıca, 2008 yılı Şubat ayı rakamlarına göre 11 milyon 240 bin kişiden oluşan 15-24 yaş arası nüfusun yalnızca 4 milyon 11 bini çalışma hayatına atılmış durumda. Henüz çalışmaya başlamamış 7 milyon 229 bin kişinin 3 milyon 690 bini öğrenci iken (öğrenciler ayrı bir kategori olarak hesaplanıyor ve işsiz olarak sınıflandırılmıyor), geri kalan 3 milyon 539 bini ise çeşitli nedenler ile işgücüne katılmıyor ve bu üç buçuk milyon genç işsiz sayılmıyor.

Tüm toplumda belirgin biçimde hissedilen toplumsal cinsiyet ayrımından gençler de nasibini alıyor. İstatistikler, genç kızların halen eve kapatıldığını gösteriyor. İşgücüne katılma oranı, genç nüfus içerisinde erkekler arasında yüzde 49,9 iken, kızlar arasında yüzde 22,5'e düşüyor. Dolayısıyla, yukarıda hesaplanan, çalışmaya hiç başlamamış üç buçuk milyon gencin önemli bir kısmının evlenme çağına gelmiş veya genç yaşta evlenmiş, her iki durumda da evde oturuyor olan kızlardan oluştuğunu söylemek mümkün.

Eğitim şart, ama o da işe yaramıyor

Diğer yandan, eğitim de işsizliğe çare olmuyor. Eğitim düzeylerine göre işsizlik oranlarına bakıldığında, ortaya hayli şaşırtıcı sonuçlar çıkıyor; okuryazar olmayan nüfus içerisinde yüzde 8,8 seviyesinde olan işsizlik, ilk ve orta öğrenim görmüş nüfus içinde yüzde 11,5'e, lise mezunları arasında ise yüzde 13,6'ya yükseliyor. Üniversite mezunlarının ise yüzde 9,1'i işsiz.

Üniversiteler gizli işsiz kahvehaneleri

Başbakan Erdoğan'ın ağzından düşürmediği "her ile bir üniversite" lafı da işsizlik bağlamında yeni bir anlam kazanıyor zira üniversiteye giren her genç, en az dört yıl boyunca işgücü hesabının dışına çıkmış oluyor.

Üniversitelerin eğitim kalitesi her geçen gün düşerken, diğer yandan benzer kalitesizlikte eğitim veren özel üniversitelerin önü de alabildiğine açılıyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, AKP iktidarı şimdi üniversitelerin kontenjanlarını da artırmaya hazırlanıyor. Böylelikle bir yandan özel üniversitelere daha büyük kazanç kapıları açılırken, diğer yandan da işsizlik oranı en azından birkaç yıl daha düşük gösterilmeye çalışılıyor. Sonuçta bu yıl üniversiteye giren bir öğrenci mezun olana ve işsiz kalana dek AKP iktidarı belki sürecek, belki de sürmeyecek, ama üniversiteye girmeyi iş bulmanın önkoşulu zanneden pek çok insan tarafından yükselen kontenjanlar AKP tarafından verilmiş bir "lütuf" olarak algılanacak, aynı dağıtılan kömür ve makarna yardımları gibi.

kaynak

Rejimin zihniyetinin içyüzü

Türkiye’deki devlet eliti ve ulusalcıların dünya algılayışına ilişkin ciddi sorunları var. Bu rahatsızlık en belirgin bir biçimde statükonun partisi CHP’nin kurumsal kimliğinde cisimleşmiş durumda.

Bu problematik bakış açısının özünde din ve muhafazakarlık konusundaki zihniyet yatmakta. Zihniyetin kaynağı ise uzun zaman öncesine dayanıyor.

Bilindiği üzere 1800’lerin sonlarından itibaren Jön Türk hareketine etki eden ve zaman içerisinde taraftar sayısı giderek artan Auguste Comte’nin “pozitivist” felsefesi, cumhuriyet kadrolarına da fazlasıyla sirayet etmişti.

Buna ek olarak 1920-30’ların Avrupa’sındaki anti-demokratik fraksiyonlarda hayat bulan devlet kaynaklı materyalizm dayatmacılığı da, Türkiye Cumhuriyeti’nin pozitivist kalıbının kemikleşmesinde ve kendince meşrulaşmasında önemli bir rol oynadı.

Böylelikle dinin bizzat kendisinin ilerlemeye engel teşkil ettiği düşüncesi benimseniyor, gelişmiş insan formunun idealist vehimlerden materyalist ilkelere doğru uzanan bir “aydınlanma” yaşayacağı öngörülüyordu. Bu evrim içerisinde devletin temel vazifesi ise, söz konusu gelişimi hızlandırıcı bir katalizör rolü üstlenmek ve eğitsel politikalarıyla bu işlevi hakkıyla yerine getirmekti.

Böylece toplum metafizik öğelerden ve soyutlamalardan tamamıyla arındırılacak, ölçülebilir ve gözlemlenebilir değerler kutsanarak bilimi sosyal hayatta yegane yol gösterici belleyen bir millet dizayn edilecekti.

Ancak pozitivizm, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından toplumlarda demokratik eğilimlerin hakim olmaya başlamasıyla hızla güçten düştü ve nihayetinde 1960’lardaki positivismus musstreit tartışmalarından sonra felsefi mantığını da yitirerek tarihin tozlu sayfalarına gömüldü.

Ama 1940’ların ikinci yarısından itibaren belli bir yumuşamaya uğrasa da, bu “olgusallık tapıcılığı”nın etkileri Türkiye’de hiçbir zaman tam anlamıyla ortadan yok olmadı. Muhafazakar hassasiyetlerden büyük ölçüde uzaklaştırılan, idealizmi sosyal hayatın tamamıyla dışına iten ve hiçbir dinsel öğeyi referans almayan “tekamül etmiş” bireylerden oluşmuş bir Türk ulusuna sahibi olma uhdesi devlet oligarşisinde hep var olageldi.

Ne var ki tarihin de bizlere gösterdiği üzere, toplum dinamikleri her zaman bir sosyal mühendislik çalışması sonucu öngörülen kalıplara uygun bir hale gelmemekte.

Hele hele bu sosyal mühendislik çalışması baştan sakat ve öngörüsüz ise.

Nitekim devlet oligarşisinin uhdesi olan “dinden uzaklaşmış toplum” ideali hiçbir zaman gerçekleşemedi. Ancak pozitivizmle yoğrulmuş olan Türk oligarşisi buna hiçbir zaman bir anlam veremedi, doğru bildiğinin iflas ettiğini bir türlü kabullenemedi.

Bu büyük algılayış sorunu günümüzde de halen devam ediyor.

O nedenledir ki bu anlayışa sahip olanlar bugün bir bilgisayar mühendisinin namaz kılmasına anlam veremiyor, bir sporcunun örtünmek istemesine tepki gösteriyor ve bir akademisyenin oruç tutmasına tahammül edemiyor.

Çünkü aydınlanmacı cumhuriyetin temsil ettiği yüce ussal anlayış böyle bir gelişmeyi öngörmüyor ve bu aykırı örnekleri “evrim hatası” olarak nitelendiriyor.

Nasıl ki bir bilgisayara yüklenen bir program, yazılımın kısıtladığı niteliklerden farklı verileri çözümleyemeyip hata kodu veriyorsa, olgusallık tapıcılığıyla donatılmış bu tabaka da muhafazakar insanların kültürel ve entelektüel ilerleyişini anlayamıyor ve bunu kendi tanımlaya geldikleri aydınlanmaya bir tehdit olarak görüyor.

Bu hatayı düzeltmek için bulunan “parlak ve aydınlık” çözüm ise bir özeleştiri ve kendini yeniden sorgulama mekanizmasını değil, başörtülü kızları kamusal alanlara sokmamaktan parti kapatmalara, darbe kışkırtıcılığından e-muhtıralara kadar uzanan bir yelpazeyi içermekte.

Ne var ki, bu yöntemlerle o çok önem atfedilen kesin olgusal çözümlere ulaşabilmenin pek de imkanı yok. Üstelik dinsel öğelerle modernizmi kaynaştırabilen ve bilişsel düzeyleri giderek yükselen muhafazakarların sayısı hızla artarken.

Tüm bu can sıkıcı gerçekliklerle yüzleştikten sonra bir de entelektüel dış çevrelerin alay konusu olmaya başladıysanız, yaşadığınız psikolojik travma ister istemez hırçınlaşmanızı ve kendinizi kaybetmenizı kaçınılmaz kılıyor.

Tıpkı birkaç gün önce, yaşının 80’e geldiğini ve bir ayağının çukurda olduğunu, onun için hacca gitme niyetinde olduğunu anlatmaya çalışan yaşlı bir adama CHP genel sekreteri Önder Sav’ın, “Boşver gitme oralara, bakarsın Muhammed orada bırakmaz seni, buraya göndermez” diyerek alay etmesi gibi.

Demek ki akılcı davranabilmek de asgari bir kapasiteyi gerektirmekte.

Önder Sav’da bu kapasite var mı yok mu bilinmez, ama söyledikleriyle CHP kadrosunun birçoğunun bilinçaltındaki düşüncelerine tercüman olduğu kesin.

Ancak demokrasilerde at gözlüğüyle yol almaya çalışanların siyasi ömürleri pek de uzun sürmüyor. Sürekli “ussal” davrandıklarını iddia edenlerin ve pozitivist oldukları her hallerinden belli olanların bunu ıskalaması ve at gözlüğünde ısrarcı olması son derece şaşırtıcı.

Ayrıca at gözlükleriyle dolaşmanın başka potansiyel tehlikeleri de var.

Arada gözünüz ister istemez gözlüğün kenarlarındaki boşluklardan dışarıyı görebiliyor. Bu da dünyanın sizin düşündüğünüz gibi bir yer olmadığını az da olsa fark etmenize ve sinirinizin daha da bozulmasına yol açabiliyor. Kulaklarınızın hâlâ açıkta olması da cabası.

Belki de en iyi yöntem bir devekuşu gibi kafayı kuma gömmek.

Böylece bakışların kayabileceği bir boşluk kalmaz.

Üstelik duymazsınız da…

http://www.bizkackisiyiz.net/siziny/585.html

Monday, May 19, 2008

Mustafa Kemal Atatürk


kendine "dindar, dinci" diyerek insanlarımızın duygularını sömürüp, sadece kendi menfaatlerini düşünenlere...

"muhterem sanatkarlar, aziz arkadaşlar,

bizi yanlış yola sevk eden kötü niyetliler, bilesiniz ki çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatmışlardır. tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... görürsünüz ki milleti yok eden, esir eden, harap eden kötülükler hep din görüntüsü altındaki küfür ve melanetten gelmiştir. onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar.oysa elhamdülillah hepimiz müslüman'ız, hepimiz dindarız. artık bizim dinin gereklerin öğrenmek için şundan, bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin esaslarını anlatmaya yeterlidir. buna rağmen "hafta tatili dine aykırıdır" gibi, hayırlı, akla ve dine uygun konular hakkında, sizi kandırmaya çalışan kötü niyetlilere inanmayın. milletimizin içinde gerçek ve ciddi alimler vardır. milletimiz bu gibi alimleriyle övünür. onlar milletin ve ümmetin güvenine sahiptirler. bu gibi ulemaya gidin. "bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz?" deyiniz, fakat genel olarak buna da ihtiyaç yoktur. özellikle bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz.

hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, islam'ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın; o şey dinidir. eğer bizim dinimiz aklın, mantığın gerçekleştiği bir din olmasaydı son olmazdı, ahir din olmazdı."

"... büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. bazı kimseler çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar. asıl küfür onların bu zannıdır. bu yanlış yorumu yapanların amacı, islamların kafirlere esir olmasını istemek değil de nedir?

her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, akılladır"

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1923, c.2, s.127)

ve şimdilerde demokrasi(!) bayraktarlığı yapan Amerika'ya...


video

Muhterem Amerikalılar,

Türk milletiyle Amerikan milletleri ve karşılıklı olduğuna emin bulunduğum muhabbet ve samimiyetin tabii menşei hakkında birkaç söz söylemek isterim.

Türk milleti zaten demokrattır. Eğer bu hakikat şimdiye kadar medeni beşeriyet tarafından tamamıyla anlaşılmamış bulunuyorsa, bunun sebeplerini muhterem sefirimiz Osmanlı İmparatorluğu'nun son devirlerini işaret ederek çok güzel ifade ettiler. Diğer taraftan Amerikan Milletinin kendini hissettiği dakikada istinad ettiği (....) demokrasidir

Amerikalılar bu mevhibe ile mümtaz bir millet olarak beşeriyet dünyasında arzı mevcudiyet eyledi. Büyük bir millet birliği kurdu. İşte bu noktadandır ki Türk milleti Amerika milleti hakkında derin ve kuvvetli bir muhabbet hisseder. Ümit ederim ki bu müşahede iki millet arasındaki mevcut olan muhabbeti kökleştirecektir. Yalnız bu kadarla kalmayacak, belki tüm beşeriyeti birbirini sevmeye ve bu müşterek sevgiye mani olan mazi hurafelerini silmeye, dünyayı sulh ve huzur altına sokmaya medar olacaktır.

Muhterem Amerikalılar,

Temsil etmekle mubayi olduğum Türk milletinin, Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin insani gayesi işte bundan ibarettir. Bu yüksek gayede zaten çok yükselmiş bulunan Amerika milletinin, Türk milleti ile beraber olduğundan şüphem yoktur."

Thursday, May 15, 2008

Yorum: Atatürk annesini sever miydi?


"Atatürk annesini severmiydi sevmezmiydi o kendi aile hayatı olduğu için birşey diyemeyiz..."

Elbette konuya bu kadar sığ yaklaşmamak gerek ;)

Bahsi geçen yazının özünde; Atatürk'ün bizim gibi doğduğundan, büyüdüğünden, kardeşleri olduğundan, hayatta büyük acılar ve sıkıntılar yaşadığından bahsedilerek kısaca "insanlığından" dem vurulmuş ve günümüzün içi kof Atatürkçülerinin onu ne kadar kendi insanından uzaklaştırmaya çalıştığı anlatılmak istenmiş. Açıkçası ben yadırgamadım bilakis bunu okuyanların Atatürk'ü kendilerine daha yakın hissedip daha iyi anlayabileceğini düşündüm... Bu onun yaptıklarını, düşüncelerini, ileri görüşlülüğünü küçümsemek midir? Asla! Hatta onun hakkında bu tür şeyleri okuyup öğrendikçe "Gazi Mustafa Kemal"in ne kadar bizden biri gibi olsa da o sıkıntılarına ve imkansızlıklara rağmen bir o kadar da büyük bir şahsiyet olduğu daha iyi anlaşılmalı. (Umarım hala anlamayanlar da anlar.) Onun ulaşılmaz gibi gösterilmesinden çok insanlığını öne çıkaran bu tavır; Atatürk'ün çağını aşan görüşlerinin içini boşaltıp onu yanlış tanıtarak, alçak bir biçimde kendi menfaatleri için kullananların yaptığı ihanetten daha faydalıdır bence.

Sokaktaki insanlar, genç arkadaşlarımız, lüks içindeki Polat Alemdar'ın ülkemizi haybeden nasıl kurtardığını değil de geçmişlerindeki büyük ve eşsiz mücadeleleri okuyup her türlü yokluk, yoksulluk içinde bu vatanı "gerçekten" kurtaranları örnek almalı. Bugün İngiltere Kraliçesi'nin savaş gemisi, 1917'de o zamanın en büyük donanmasına mezar olan Çanakkale'den, Boğazlar'dan imrenerek geçiyor İstanbul'da "misafir" oluyorsa elimizdekilerin kıymetini iyi bilmeliyiz, yoksa...

israil: AKP'ye minnettarız

İsrail: AKP'ye minnettarız

İsrail Başbakanı Olmert, Erdoğan için "Hakikaten iyi arkadaşım" diyerek teşekkür etti.
İsrail’in kuruluşunun 60. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde Başbakan Olmert’in dünya medyasından özel davet ettiği 4 gazeteden biri de Hürriyet oldu. Olmert konuyu Başbakan Erdoğan’a getirerek, Suriye-İsrail barış sürecinde oynadığı rolden söz etti: "Hakikaten iyi arkadaşım, Başbakan Erdoğan bana, Suriye ile görüşme süreci yaratma girişimi amacıyla aracı oldu. Türk Başbakanı’na çabaları için minnettarım."

İSRAİL bayrakları ile donatılmış araçların arasından geçerek Başbakanlığa ulaşana kadar Ehud Olmert (63) dört devlet/hükümet başkanıyla görüşmüştü bile. İsrail Başbakanı saat tam 11.15’te odasının kapısında güler yüzle bizi karşılarken bu yoğun tempodan dolayı yorgun olmaktan çok keyifli gözüküyordu: "Bugün üç liderle daha görüşeceğim. Yarın da (dün) Başkan Bush geliyor."

60’ıncı yılını kutlayan İsrail Devleti kuruluşundaki yalnızlığa sanki inat, bu hafta ’Başkanlar konferansı’ düzenliyor. Avrupa’dan, Asya’dan, Afrika’dan davetli onlarca hükümet ve devlet başkanı İsrail’in çağrısına uyuyor. Olmert’in ofisi bu özel hafta için dünya medyasından dört gazete seçti. İspanya, Hollanda ve İsveç’ten seçilen gazetelerin yanı sıra Türkiye’den Hürriyet Gazetesi de davet edildi. Olmert dört gazeteciyle görüşmesinde Suriye-İsrail barış sürecinde Türkiye Başbakanı’nın oynadığı rolden ilk kez açıkça söz etti. Irak’ın geleceğinden, İran’ın Lübnan’daki varlığına kadar geniş yelpazedeki sohbet sırasında Olmert sözü dönüp dolaşıp sürekli Türkiye’ye getirdi.

Çin ve Türkiye örneği

Olmert söze, "Babam 1933 yılında Çin’den İsrail’e göç ettiğinde bir rüyası vardı" diye başlıyor. Ardından İsrail’in 60 yıllık tarihindeki başarıları ve çözümsüz sorunlarını da sayarak ekliyor: "İsrail bugün babamın hayallerinin çok ötesine geçti. Dünyanın gündemine oturduk. İngiltere, Fransa bize geliyor. İsrail Cumhurbaşkanı Türkiye’ye gidiyor. Türk Başbakanı eminim yakında yine gelir..."

Çin’e kadar uzanan bu girizgáh üzerine Hollandalı gazeteci ilginç bir soru yöneltti:

Çin’in yükselişine ne diyorsunuz? Ne Yahudisi, ne de Evangelist kilisesi var?

Çin’de Yahudi olmamasına rağmen aramızda 5 milyar dolarlık ticaret hacmi var. Evangelist kilisenin olmadığı Türkiye ile yılda 3 milyar dolar ticaret yapıyoruz. Çünkü Türkiye ile İsrail’in çok ortak noktası var. Birlikte iş yapmak istiyoruz. Bakın ABD ile ülkemin ilişkisinden gurur duyarım. Ama bu ilişkiyi sadece ABD’de yaşayan Yahudi rakamıyla izah kalkıp küçümsemeyin. ABD’deki Yahudiler nüfusun sadece yüzde 3’ü kadar. ABD bu yüzden İsrail’i desteklemiyor. George W. Bush, İsrail’i ortak değerlerimiz için destekliyor.

Türkiye Avrupa’nın parçası

Ne gibi ortak değerler?


Demokrasi, insan hakları, ifade ve inanç özgürlüğü, terörle mücadele... Hangi bölgede yaşıyoruz unutmayın. Bana Ortadoğu’da başka bir demokrasi gösterin. Bölgeye en yakın demokrasi Türkiye. Türkiye de Avrupa’nın parçası... Hemen hemen...

Umarız öyle olur.

Avrupa’nın parçası olmak istiyorlar ve biz de saygıyla destekliyoruz.

Erdoğan’ın çabaları

Siz de Golan tepelerinde savaştınız... Bugün Suriye ile İsrail arasında yürüyen barış görüşmelerinde Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile Büyükelçi Ahmet Davudoğlu’nun da aracılık ettiği haberleri geliyor. Ayrıntı verebilir misiniz?

Görüyorum ki Türkiye’deki kaynaklar size epey bilgi vermiş, neden bana soruyorsunuz?

Teyit için efendim.

Tek söylemek istediğim şudur: Hakikaten iyi arkadaşım, Başbakan Erdoğan bana, Suriye ile görüşme süreci (zemini) yaratma girişimi amacıyla aracı oldu. Umarım bu süreç hayata geçer ve başarılı olur. Bu kadarını söyleyeyim. Ama Türk Başbakanı’na çabaları için minnettarım.

Lübnan’da İran kokusu

Lübnan’daki son gelişmeler için İran’dan kuşkulanıyor musunuz?


Lübnan’da İran kokusu alıyorum. İran parası var, İran silahı var. Yani İran var.

Irak’ın geleceği için ne düşünüyorsunuz?

Irak bölünmeden tek parça kalmalı, etnik devletlere ayrılması çok kötü bir fikir.

Filistin konusunda yumuşadınız, değiştiniz mi?

Elbette değiştim, dünya da değişti. Golda Meir ’Sadece eşek fikir değiştirmez’ derdi.

Üç kahramanından biri Atatürk

BAŞBAKANLIK Ofisi’ndeki basın sohbetine İspanyol ABC gazetesinden Laural Caro, Hollanda De Telegraaf Gazetesi’nden Teije Brandsma, İsveç Dagens Nyheter Gazetesi’nden Natan Shahaar da katıldı. Ehud Olmert’in makam odasında şahsi eşyası, fotoğrafı çok.

Hemen arkasındaki kütüphanenin rafında duran, Andrew Mango’nun Atatürk biyografisine baktığımı görünce gülüyor. "Alın yazısını değiştiren bir adam değil mi?" diyor ve ekliyor: "Onu da diğer kahramanlarımın arasına yerleştirdim." Gerçekten de Atatürk kitabı, İsrail devletinin kurucusu Ben Gurion ile İngiliz devlet adamı Winston Churchill biyografilerinin hemen yanında konulmuş.

Enis BERBEROĞLU / Hürriyet